Sözün Özü: Farkındalık


Mesime Paçal
Avukat

 

Toplumal cinsiyet eşitliği; kadın ve erkeğin eşit hak, olanaklara sahip olduğu durum olarak tarif edilebilir. Bakıldığı zaman bu kavramla ilgili toplumda yanlış bir kanıya varıldığı görülmektedir. İnsanların çoğu sadece kadınların eşitsizliğe uğradığını düşünüp, erkeklerin eril zihniyet karşısında uğradığı eşitsizlikleri göz ardı etmektedir. Evet, ne yazık ki kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler oldukça fazla ve bunlara yazının ilerleyen kısımlarında kısa kısa değineceğim. Ancak öncelikle, eril zihniyet karşısında erkeğin durumunu ifade etmek isterim. Yapılan araştırmalarda, erkeklerin kadınlara göre daha çok intihar ettiği belirtilmektedir. Erkeklerde intihar vakalarının kadınlardan daha fazla görülmesinin sebebinin eril zihniyet olduğunu düşünmekteyim. Çünkü toplumdaki erkek profili daima güçlü, ağlama eyleminin bile yasaklandığı bir profil. Bu sebeple birçok erkek güçsüz görünme korkusuyla derdini anlatamıyor. Başka bir örnek vermek gerekirse, bizim kültürümüzde bir evlilik yapılacağı zaman genellikle erkeğin iyi bir işinin olup olmadığına bakılır. Bu da erkeklere yüklenen bir ağırlıktır kanımca. Yine erkeğin hesap ödemesinin beklenmesi de bu eşitsizliğin somut örneklerindendir. Bu ve buna benzer daha birçok örnek bu durumu ortaya koymaktadır.

Kadınların yaşadığı problemlere değinmek gerekirse kamusal ortamda, evde ve hayatın birçok alanında yaşanılan sıkıntıların (örneğin, eşin soyadını kullanmak, ev işlerinin sadece kadına ait olduğunun düşünülmesi, iş hayatında cam tavan sendromu, cinsel taciz, saldırı, şiddet) olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Ama görebiliyor muyuz? Görmek ve bakmak farklıdır, bilirsiniz. Biz biraz görmeye çalışalım isterseniz şimdi. Görmemizi kolaylaştıracağına inandığım ve bu nedenle değinmek istediğim üç nokta var: Örselenmiş kadın sendromu, kadın destek uygulaması ve anıt sayaç. Kısaca ifade edelim.

Örselenmiş kadın sendromu, kocasından veya duygusal ilişki yaşadığı partnerinden devamlı fiziksel, duygusal ve cinsel şiddet gören kadınların psikolojik durumlarını niteleyen bir kavramdır. Ceza hukukundaysa, partnerinden devamlı şiddet gören kadının, partnerinin eylemi bittikten sonra onu öldürmesi hâlini ifade eder. Bu sendrom, içtihat hukuku ülkelerinin mahkemelerinde ceza sorumluluğunu azaltan veya ortadan kaldıran bir neden olarak kabul edilmektedir.

İkinci nokta olarak Kadın Destek Uygulaması (KADES), kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddet, taciz gibi kötü eylemleri biraz olsun engellemek adına kullanıcılara sunulmuş resmi bir uygulamadır. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanmış ve acil durumlarda aklınıza ilk gelecek müdahale uygulamasıdır.[1]

Üçüncü nokta Anıt Sayaç ise Türkiye’de kadına yönelik şiddetten ölen kadınların anısını yaşatmak için internet üzerinden kurulmuş bir anıt ve her gün güncellenen bir sayaçtır.[2]

Yukarıda değindiğim üç noktaya ilave olarak bahsetmek istediğim bir nokta da soyadı meselesi. Türk Medeni Kanun’un 187. maddesi uyarınca evlenen kadının kocasının soyadını kullanması gerekmektedir. Düzenleme, kadının soyadını ancak eşinin soyadının önüne gelmek suretiyle kullanmasına izin vermiş ve bunun içinde evlendirme memuruna veya evlilik sonrasında nüfus idaresine başvuruda bulunmasını zorunlu kılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, kararında 30 Eylül 2015’te yaptığı değişiklikle evli kadının sadece bekarlık soyadını kullanabilmesinin yolunu açmıştır. Buna göre, evli kadınlar, aile mahkemelerinde dava açarak kendi soyadlarını kullanabilecektir. Görüldüğü üzere soyadı konusunda hâlâ tam bir eşitlik sağlanamamıştır. Yargı kararında yapılan değişikliğin kanun metnine alınıp bu hakkın kanunlarla korunması ve kullanılması gerekmektedir.

Değindiğim tüm noktalar, kadınların eril zihniyet karşısındaki eşitsizliğini gözler önüne seriyor. Şimdi biraz da görmeye farklı bir açıdan yaklaşalım. Edebiyatta, sanatta, sinemada toplumsal cinsiyet eşitsizliği nasıl ele alınıyor? Bu noktada size bir film, şiir ve sanatçıdan bahsetmek istiyorum:

Éléonore Pourriat’ın yönettiği “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim” (2018) adlı Fransız yapımı bir filmden söz etmek istiyorum. Bu film kalıplaşmış cinsiyet rollerini ters yüz ediyor. Toplumdaki kadın ve erkek rollerine dair yargılarımızı sorgulatıyor. Filmde toplumda bilinen tüm kadın ve erkek rollerinin yer değiştirdiği bir dünya izleyiciye sunulmakta. Filmi izlerken gündelik hayatın koşuşturmasında kadın olarak yaşadığımız sıkıntıların aslında ne kadar kanıksandığını fark ediyorsunuz.

Birhan Keskin ve Aslı Serin’in “Kadın Şiddetine Bir Ağıt” adlı şiirinin de okunmasını tavsiye ederim. Bu şiir, son yıllarda hızla artan erkek şiddetine dikkat çekmek ve Anıt Sayaç’ı daha fazla kişiye ulaştırabilmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Bu esnada Frida Kahlo’nun da toplumsal cinsiyet normlarını kanvas tablo üzerine yansıtan değerli bir sanatçı olduğunu belirtmek isterim. Kahlo, erkek hakimiyetini reddedip kendisini feminizm ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sembolü olarak geliştirmiştir.

Tüm belirttiklerim görmemizi kolaylaştıran birkaç somut örnektir. Önyargılarımız var elbette. Yapmamız gereken önyargılarımızın farkında olup bunu en aza indirmektir. Eşitsizliklerin, önyargıların bilincinde olup bir farkındalık sağlayarak mücadele etmeliyiz. Jane Austen diyor ya “Sessiz duruyordum, kör değildim.” diye. Biz hem görelim hem sesimizi duyurmaya çalışalım bu anlamda. Her şey fark etmekle başlar. Kısacası, sözün özü farkındalıktır.

Yararlanılan Kaynak

Küçüktaşdemir, Ö. (2015). Ceza hukukunda örselenmiş kadın sendromu. Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1(1), 547-584.

[1] www.icisleri.gov.tr

[2] anit.sayac.com

Comments are closed.