Sojourner Truth’un Mirası: Ben Kadın Değil Miyim?


Büşra Alparslan
Araş. Gör.

 

Bu kısa metni yazmadan önce, aslında Siyah feminist harekete önemli katkılar sunan Sojourner Truth’un “Ben Kadın Değil Miyim?” başlıklı konuşmasını -bugüne kadar hâlâ çevirilmemiş olmasına şaşırarak- çevirmeye niyetlenmiştim. Bu konuşmanın bir kısmını (Siyah feminizm ve kesişimsel feminizm için önem taşıyan birkaç metinle beraber) Türkçe öğretim yapılan üniversitemizde kesişimsellik ve feminizim konulu bir ders için hâlihazırda çevirmiştim ve metnin tamamını çevirip ilişkili birkaç diğer metinle beraber ders notu olarak öğrencilerle paylaşmayı düşünmüştüm. Ancak daha sonra bu metnin Türkçe konuşan feministler arasında tanınmasına ve belki de Siyah feminizmin yol haritasına bakarak Türkiye’de kesişimsel kadınlığın tartışılmasına katkı sunmak için ve bu konuşmanın bir çerçeve içinde daha anlamlı olacağını düşünerek hem kısaca kesişimsellikten bahseden hem de Sojourner Truth’u kısmen tanıtan bir metni kaleme alıp yayımlamanın daha yerinde olacağına kanaat getirdim. Ve umuyorum ki bu yazı gerçekten de bu hedefe bir katkı sağlayacaktır.

Kesişimsellik, 1990’larda feminist literatüre fırtına gibi esen bir söylem olarak girmişti. Son yirmi yıldır da bu söylemin hem kapsamı genişlemeye devam etmekte hem de feminist akademiye ve feminist aktivizme getirdiği eleştiriler üzerindeki tartışmalar sürmektedir. Özellikle Beyaz feminizme getirilen eleştirilerle özdeşleşen bu terimi bugünkü hâliyle ilk kullanan Kimberlé Crenshaw’dır. Crenshaw, 1989 tarihli makalesinde ırk ayrımcılığının ve cinsiyet ayrımcılığının birbirinden ayrı kategoriler gibi ele alınmasının (örn., ırk ayrımcılığı çalışmalarının cinsiyet ya da sınıf ayrımcılığına odaklanmayışını; toplumsal cinsiyet çalışmalarının sınıf veya ırk / etnisite ayrımcılığına odaklanmayışını, vb.) ırk ve cinsiyetin kesişiminde bulunan kişiler için nasıl sonuçlandığını -seslerinin duyulmayıp varlıklarının göz ardı edildiğini- vurgulayarak kesişimsel bir feminizme olan ihtiyacın altını çizmişti. Hukukçu olan Crenshaw, makalesinde beş Siyah kadının General Motors (GM) aleyhine açtığı davayı örnek göstermişti. Bu davada sanık olan GM’nin, kıdeme göre aldığı bir işten çıkarma kararı dolayısı ile 1970’ten sonra işe başlayan Siyah kadınların hepsi işlerinden olmuştu. Ancak, aynı GM 1964’e kadar Siyah kadınları işe almıyordu, zira kadınların çalışabildiği ofis işlerinde Siyah kadınlar tercih edilmiyordu. Bu durumda, davacılar, sadece Siyah oldukları ya da sadece kadın oldukları için değil, Siyah kadın oldukları için ayrımcılığa maruz kaldıkları iddiası ile mahkemeye başvurmuşlardı. Ne yazık ki mahkemenin cevabı bu ayrımcılığı ortadan kaldırmaya ve davacıların zararını tazmin etmeye yardımcı olmamıştı. Zira mahkeme, Siyah kadın gibi bir grubun hukuki olarak tanınamayacağını, daha önce bu çeşit bir emsal karar olmadığını; ırk ayrımcılığı ya da cinsiyet ayrımcılığı için dava açsalardı emsal kararlara dayanarak bu davanın görülebileceğini ancak bu ikisinin bir kombinasyonu şeklinde dava açılamayacağını belirtmişti. Mahkeme, GM 1964’teki Yurttaş Hakları Kanunu öncesinde dahi kadınları işe aldığı için cinsiyet ayrımından ve hâlihazırda Siyahları işe aldığı için ırk ayrımından bahsedilemeyeceğini öne sürmüştü. Ancak GM, (Siyah ve Beyaz erkeklerle beraber) 1964 öncesinde sadece Beyaz kadınları işe almaktaydı. Yani davacıların pozisyonundaki birçok kadın o tarihlerde Siyah kadın oldukları için GM’de işe girememiş, dolayısıyla kıdem hakkı kazanma imkânları olmamıştı. İşte Crenshaw, bu ve bunun gibi iki dava örneği üzerinden feminist sahaya yeni bir kavram kazandırmıştı: Kesişimsellik.

Crenshaw’a göre dezavantajlı grupların sesi, ayrımcılığa karşı yürütülen hareketlerin içinde bile yeterince duyulmuyordu. Örneğin, ırk ayrımcılığı veya cinsiyet ayrımcılığı davalarında ayrımcılığın varlığı, grubun en ayrıcalıklı üyesi üzerinden kurgulanmaktaydı. Dolayısıyla, en ayrıcalıklı grup üyesine odaklanmak (örn., üniversite mezunu Siyah erkek ya da Türkiye için düşünürsek, devlet kadrosunda önemli bir pozisyonda çalışan Kürt erkek vb.) ayrımcılığın ya da bahsedilen dezavantajların çok gerçekçi olmadığı algısı yaratmakta (örn., Bu ülkede kadınlar / Kürtler Başbakan bile olabiliyor, demek ki ayrımcılıktan bahsedemeyiz gibi söylemler), üstelik birden çok alanda dezavantajlı olanları marjinalleştirmekte ve ayrımcılık örtük kaynaklardan geldiği için bu grupların iddialarını duyulmaz hâle getirmekteydi.

Crenshaw, kesişimselliği bir terim olarak dolaşıma sokmuş olsa da dezavantajlı grup üyeleri (Örn., Siyah kadınlar ya da Kürt kadınlar) toplumsal cinsiyetin sınıfsal ve ırksal olarak (ve ayrımcılığa temel oluşturabilecek birçok değişken ile olduğu gibi; örneğin, yaş, cinsel yönelim, din, etnisite vb.) farklı kurgulandığını ve dolayısıyla kadınlığın inşa sürecinin farklı biçimlerde baskılar üzerinden şekillendiğini birebir yaşamaktadır. Toplumsal cinsiyet çalışmalarını yürüten araştırmacılar ise bu durumu bilmekte ve tartışmaktaydı. Kesişimsellik yeni bir fikir olmamasına rağmen toplumsal cinsiyet çalışmaları 1990’lara hatta 2000’lere kadar -muhtemelen akademinin beyazlığı ve sınıfsal konumu sebebiyle- odağını sınıftan, ırktan, yaştan, engelden vb. bağımsız olarak homojen bir grup olarak gördüğü “kadınlara” yöneltti ve bu kadınlar ekseriyetle heteroseksüel beyaz orta sınıf kadınlardı. Dolayısıyla akademinin ve hatta feminist aktivistlerin problematik görüp çözüm üretmeye çabaladığı alanlar, daha çok orta sınıf beyaz heteroseksüel kadınları ilgilendiren alanlardı.

Kesişimsel feminizm, beyaz kadınların, varsıl kadınların, heteroseksüel kadınların, seks işçiliği dışı işlerde çalışan kadınların, natrans kadınların, engelsiz kadınların vb. kendilerine yönelik toplumsal cinsiyete dayalı tahakküme başkaldırırken aslında çeşitli açılardan sahip oldukları ayrıcalıkları fark etmeyişlerini veya bazen -fark etmemekten de daha kötüsü- inkâr ederek bu alanlarda kendilerinin tahakküm kuruşlarına işaret ederek feminist çevrelerde önemli bir özeleştiri ve tartışma alanı açmış, feminist çalışmaları ciddi biçimde etkilemiştir. Zira kesişimlerde kalan grupların yaşadığı ayrımcılık ne salt cinsiyetçilik penceresinden ne salt sınıfsallık penceresinden ne de salt ırk / etnisite çerçevesinden net biçimde görülebilmektedir; bu ayrım yalnızca o kesişim noktasında durulduğunda net biçimde kendini göstermektedir.

Toplumsal cinsiyetin, ırklar / etnisiteler (veya başka ayrımcılık alanları) arası eşitsizlikle birlikte nasıl farklı kisvelere büründüğüne dair tartışmaları kamusal alana taşıyan birçok başka önemli isimden de söz etmek mümkün. Örneğin, Crenshaw’dan çok önce bu probleme işaret eden metinlerden biri, köleyken özgürlüğünü kazanmış, kölelik karşıtı bir kadın hakları aktivisti olan Sojourner Truth’un Amerikan Sufrajet’lerin oy verme mücadelesi sürerken Ohio Akron’da yapılan Kadın Hakları Kongresi’nde yaptığı sansasyon yaratmış ve bugün hâlâ önemini koruyan konuşmasıdır. Truth, konuşmasında kadınlığın sınıflar ve ırklar arasında nasıl da çifte standartlı biçimde değişebildiğini 1851’den seslenerek bize anlatmaktadır.

Sojourner Truth, 1700’lerin sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde Isabella adı ile bir köle olarak doğmuş ve 1827’de New York’ta köleliğin yasaklanması ile özgürlüğüne kavuşmuş, kölelik karşıtı hareketin ve kadın eşitliği hareketinin simge bir ismidir. Özgürlüğünü kazandıktan sonra köle olarak satılan oğlunu bulmada kendisine yardımcı olan ailenin soyadını kullanarak Isabella van Wagenen adını aldı ve bir süre bu isimle yaşadı. İlerleyen yıllarda ise New York’u, her şeyini ardında bırakarak terk etti ve gezgin bir vaiz olarak yola koyuldu. Yeni hayatına yeni bir isimle başlayan Sojourner Truth, kendine misafir anlamına gelen Sojourner ismini ve hakikat anlamına gelen Truth soy ismini seçmişti. Kendine ve yeni hayatına uygun yeni ismi ile Sojourner Truth kilise kilise gezerek Amerika’da birçok şehre gitti ve fikirlerini insanlara aktardı. Sojourner Truth, hiç okuma yazma bilmemesine rağmen oldukça iyi bir hatipti ve konuşmaları dinleyiciler üzerinde büyük etki bırakıyordu. Truth’un Akron’daki konuşması ise belki de kişisel tarihinin en etkili konuşmasıydı.

Bu konuşma sadece içeriği bakımından değil, bağlamı bakımından da kesişimselliğin kapsamını net biçimde ortaya koymaktadır. Konuşmanın gerçekleştiği toplantı, kadınların (tabii ki Beyaz olanların) oy kullanma hakları için mücadele ettikleri Sufrajet hareketinin bir toplantısıydı ve bazı Sufrajetler Sojourner Truth’un bu toplantıya katılımından pek hoşnut olmamıştı. Zira Truth’un konuyu köleliğin kaldırılmasına[1] getireceğinden ve bu toplantıda yapılacak herhangi bir kölelik tartışmasının oy hakkı mücadelesine taş koyacağından korkmuşlardı.

Truth’un konuşmasının ulaşılabilir iki versiyonu vardır: Bunlardan ilki 1851’de The Anti-Slavery Bugle’da haber olarak; ikincisi ise yıllar sonra, 1863’te Frances Dana Gage tarafından “Ben kadın değil miyim?” ile başlığı The New York Independent’da yayımlanmıştır. Gage’nin yayımladığı versiyon, ilk versiyona göre daha çok bilinir ve 1960’lar ve 1970’lerde özellikle Siyah Feminist hareket için çok önemli bir metindir. Ancak bu iki konuşma metni birbirinden önemli derecede farklıdır hem diyalekt hem de içerik açısından. Örneğin, konuşmanın geniş çevrelerce bilinen “Ain’t I a woman? (Ben kadın değil miyim?)” başlığı ilk versiyonda geçmemektedir. Öte yandan ilk versiyon görece daha düzgün bir İngilizce ile yazılmışken ikinci versiyon Güneyli Siyah diyalekti ile yazılmıştır. Daha sonraki basımlarda günümüz İngilizcesine çevrildiği örnekleri de mevcuttur. Birçok araştırmacı, metnin ilk versiyonunun gerçeğe daha yakın olduğunu düşünmektedir ve kimi çevreler, metni daha etkileyici kılmak amacıyla bu ikinci versiyonun müdahale gördüğünü, içeriğinin zenginleştirildiğini veya metnin değiştirildiğini iddia etmektedir. Metnin ilk versiyonunu Truth’un yakın arkadaşı olan rahip Marius Robinson haberleştirmiştir ve Truth’un bu metni yayımlanmadan önce teyit etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak unutulmamalıdır ki bu ilk versiyon, o esnada türlü ayrımcılıkla baş etmeye çalışan kölelik karşıtı bir yayın organında yayımlanmıştır. O dönemde kölelik, Siyahların, Beyazlar kadar bilişsel becerilere sahip olmadığı gibi iddialarla da meşrulaştırılmaya çalışılmaktaydı ve Siyahların, ne yazık ki, her alanda kendilerini kanıtlamaları beklenmekteydi. Dolayısıyla, gazetenin bu konuşmayı daha kitabi bir dille aktarmayı tercih etmiş olması da ihtimal dahilindedir. Öte yandan, konuşmanın ikinci versiyonunu yazıya döken kişi Akron’daki Kongreyi düzenleyen, o gün Truth’u kişisel olarak dinlemiş ve Truth’un arkadaşı da olan Frances Dana Gage’dir ve Gage, Truth’un çok güçlü bir aksanla konuştuğunu net biçimde söylemiştir.

İçerik ve diyalekte dair farklılıklar bir kenara konulursa aşağıda çevirdiğim iki metin de bizim için önem arz eden tanıklıklar içeriyor. Hem Sojourner Trurth’un kongredeki konuşmasını gazetede haberleştiren kölelik karşıtı rahip Robinson hem de yıllarca kadınların oy hakkı için mücadele veren ve kölelik karşıtı kampanyalar yürüten Frances Dana Gage, bize sadece Truth’un etkileyici konuşmasını aktarmakla kalmadılar. Aynı zamanda, bu konuşmanın hangi şartlarda ve nasıl bir bağlamda yapıldığının da bilgisini vererek okuyacağımız metnin anlamını zenginleştirdiler. Bu konuşmanın yapıldığı tarihte herhangi bir ses kayıt cihazının ulaşılabilir olmayışına üzülmemek elde değil, zira Sojourner Truth’un o gün tam olarak neler söylediğini asla bilemeyeceğiz. Ancak metinleri okuduktan sonra göreceksiniz ki her iki metnin de temelini oluşturan ve bu konuşmanın bu kadar önemli olmasını sağlayan yönü, tahakküm mekanizmalarının çalışma biçimlerini ortaya koyuşudur. Örneğin, orta sınıf Beyaz kadınların oy verme haklarını gasp etmeyi meşrulaştıran argümanlar (örn., güçsüz oluşları, bakıma muhtaç oluşları vb.), iş Siyah kadınlara gelince birden işlevsizleşmektedir. Cinsiyetçi tahakküm mekanizmalarıyla ırkçı tahakküm mekanizmalarının kesişiminde neler olduğunu incelemek, bu mekanizmaları çözümleme ve yok etme yolunda yıllardır bize kapılar açan bir yöntem. Sojourner Truth, sözü ile, hangi versiyonu olursa olsun, bize çok kıymetli bir miras bırakmıştır. Ve sözleri o kadar güçlü ki üzerine uzun uzun konuşmaktansa artık doğrudan sözü kendisine bırakmak istiyorum.

Truth’un sözlerinin Türkiyeli okurlar için de anlam kazanması amacıyla iki metni aşağıda karşılaştırmalı olarak çevirdim. İki metindeki aynı olan ya da yakın anlam taşıyan cümlelerin altını çizili olarak verdim. Umuyorum ki Sojourner Truth’un mirası Türkiye’deki feminist çevrelerde de karşılığını bulacaktır.

Women’s Right Convention

Sojourner Truth

One of the most unique and interesting speeches of the Convention was made by Sojourncr Truth, an emancipated slave. It is impossible to transfer it to the paper, or convey any adequate idea of the effect it produced upon the audience. Those only can appreciate it who saw her powerful form, her whole-souled earnest gesture, and listened to her strong and truthful tones. She came forward to the platform and addressing the President said with great simplicity:

May I say a few words? Receiving an affirmative answer, she proceeded:

May I say a few words? I want to say a few words about this matter. I am a woman’s rights. I have as much muscle as any man, and can do as much work as any man. I have plowed and reaped and husked and chopped and mowed, and can any man do more than that? I have heard much about the sexes being equal; I can carry as much as any man, and can eat as much too, if I can get it. I am as strong as any man that is now. As for intellect, all I can say is, if women have a pint and man a quart – why can’t she have her little pint full? You need not be afraid to give us our rights for fear we will take too much, for we can’t take more than our pint’ll hold. The poor men seem to be all in confusion, and don’t know what to do. Why children, if you have woman’s rights, give it to her and you will feel better. You will have your own rights, and they won’t be so much trouble.

I can’t read, but I can hear. I have heard the bible and have learned that Eve caused man to sin. Well if woman upset the world, do give her a chance to set it right side up again. The Lady has spoken about Jesus, how he never spurned woman from him, and she was right. When Lazarus died, Mary and Martha came to him with faith and love and besought him to raise their brother. And Jesus wept – and Lazarus came forth. And how came Jesus into the world? Through God who created him and woman who bore him. Man, where is your part? But the women are coming up blessed be God and a few of the men are coming up with them. But man is in a tight place, the poor slave is on him, woman is coming on him, and he is surely between-a hawk and a buzzard.

Kadın Hakları Kongresi[2]

Sojourner Truth

Kongrenin en farklı ve ilgi çekici konuşmalarından biri özgürleşmiş bir köle olan Sojourner Truth tarafından yapıldı. Bu konuşmayı kâğıda dökmek ya da dinleyici üzerindeki etkisini doğru biçimde aktarmak imkânsız. Onun o güçlü ifadesini, sadece tüm ruhuyla içten tavırlarını görenler ile kuvvetli ve dürüst sözünü duyanlar takdir edecektir. Platformun önüne geldi ve Başkan’a seslenerek basitçe şöyle dedi:

Birkaç şey söyleyebilir miyim? Olumlu cevap aldığında şöyle devam etti:

Birkaç şey söyleyebilir miyim? Bu konuda birkaç şey söylemek istiyorum. Ben bir kadınım değil mi? Herhangi bir erkek kadar kaslıyım ve herhangi bir erkeğin yaptığı kadar çok iş yapabilirim.  Saban sürdüm ve hasat yaptım ve (ekin) ayıkladım, (odun) kırdım, (ekin) biçtim ve hangi erkek bundan fazlasını yapabilir? Cinsiyetlerin eşit olduğuna dair çok şey duydum; bir erkeğin taşıdığı kadar çok şey taşıyabilirim ve bir erkek kadar da yiyebilirim, yemek bulabilirsem. Şimdi karşıma çıkacak herhangi bir erkek kadar güçlüyüm. Zekâya gelince, tek söyleyebileceğim şu, eğer bir kadınınki yarım litreyken erkeğinki bir litre ise neden kadın yarım litrelik küçük bardağını dolduramasın? Çok fazla alacağımızdan çekinip de bize hakkımızı vermekten korkmanıza gerek yok; çünkü yarım litrenin taşıyabileceğinden fazlasını alamayız. Zavallı erkekler kafaları çok karışmış gibi görünüyorlar ve ne yapacaklarını bilemiyorlar. E öyleyse çocuklar, eğer kadınların hakları sizde ise onu kendilerine verin ve çok daha iyi hissedeceksiniz. Sizin de kendi haklarınız olacak, böylece onlar sizin için sorun olmayacaklar. Ben okuyamıyorum ama dinleyebilirim. İncil’i dinledim ve Havva’nın erkeğe günah işlettiğini öğrendim. Eğer dünyayı kadın bozduysa ona dünyayı düzeltmesi için bir şans verin. Hanımefendi, İsa hakkında konuştu biraz önce, kadını asla geri çevirmediğini anlattı ve haklıydı. Lazarus öldüğünde Meryem ve Martha, İsa’ya inanç ve sevgiyle geldiler ve kardeşlerini diriltmesini istediler. Ve İsa ağladı -ve Lazarus ayaklandı. Ve İsa dünyaya nasıl gelmişti? Onu yaratan Tanrı ve onu doğuran bir kadın sayesinde. Erkeğin, burada payı nedir? Ama kadınlar geliyor, Tanrı kutsasın ve birkaç erkek de onlarla birlikte geliyor. Ama erkekler çok zor bir durumda, köleler peşlerine düşmüş, kadınlar üstlerine geliyor, erkekler belli ki şahinle doğan arasında kalmış.[3]

Reminiscences by Frances D. Gage

Sojourner Truth

The leaders of the movement trembled on seeing a tall, gaunt black woman in a gray dress and white turban, surmounted with an uncouth sun-bonnet, march deliberately into the church, walk with the air of a queen up the aisle, and take her seat upon the pulpit steps. A buzz of disapprobation was heard all over the house, and there fell on the listening ear, “An abolition affair!”, “Woman’s rights and niggers!”, “I told you so!”, “Go it, darkey!”

I chanced on that occasion to wear my first laurels in public life as president of the meeting. At my request order was restored, and the business of the Convention went on. Morning, afternoon, and evening exercises came and went. Through all these sessions old Sojourner, quiet and reticent as the “Lybian Statue,” sat crouched against the wall on the corner of the pulpit stairs, her sun-bonnet shading her eyes, her elbows on her knees, her chin resting upon her broad, hard palms. At intermission she was busy selling the “Life of Sojourner Truth,” a narrative of her own strange and adventurous life. Again and again, timorous and trembling ones came to me and said, with earnestness, “Don’t let her speak, Mrs. Gage, it will ruin us. Every newspaper in the land will have our cause mixed up with abolition and niggers, and we shall be utterly denounced.” My only answer was, “We shall see when the time comes.”

The second day the work waxed warm. Methodist, Baptist, Episcopal, Presbyterian, and Universalist ministers came in to hear and discuss the resolutions presented. One claimed superior rights and privileges for man, on the ground of “superior intellect”; another, because of the “manhood of Christ; if God had desired the equality of woman, He would have given some token of His will through the birth, life, and death of the Saviour.” Another gave us a theological view of the “sin of our first mother.”

There were very few women in those days who dared to “speak in meeting”, and the august teachers of the people were seemingly getting the better of us, while the boys in the galleries, and the sneerers among the pews, were hugely enjoying the discomfiture, as they supposed, of the “strong-minded.” Some of the tender-skinned friends were on the point of losing dignity, and the atmosphere betokened a storm. When, slowly from her seat in the corner rose Sojourner Truth, who, till now, had scarcely lifted her head. “Don’t let her speak!” gasped half a dozen in my ear. She moved slowly and solemnly to the front, laid her old bonnet at her feet, and turned her great speaking eyes to me. There was a hissing sound of disapprobation above and below. I rose and announced “Sojourner Truth”, and begged the audience to keep silence for a few moments.

The tumult subsided at once, and every eye was fixed on this almost Amazon form, which stood nearly six feet high, head erect, and eyes piercing the upper air like one in a dream. At her first word there was a profound hush. She spoke in deep tones, which, though not loud, reached every ear in the house, and away through the throng at the doors and windows.

“Well, chillen, whar dar’s so much racket dar must be som’ting out o’kilter. I tink dat, ’twixt de niggers of de South and de women at de Norf, all a-talking ’bout rights, de white men will be in a fix pretty soon. But what’s all this here talking ’bout?

“Dat man ober dar say dat women needs to be helped into carriages, and lifted over ditches, and to have de best place eberywhar. Nobody eber helps me into carriages or ober mud-puddles, or gives me any best place. -And ar’n’t I a woman?” Look at me. Look at my arm. (and she bared her right arm to the shoulder, showing her tremendous muscular power). I have plowed and planted and gathered into barns, and no man could head me. -and ar’n’t I a woman? I could work as much as eat as much as a man, (when I could get it) and bear de lash as well -and ar’n’t I a woman? I have borne thirteen chillen, and seen ’em mos’ all sold off into slavery, and when I cried out with a mother’s grief, none but Jesus heard-and ar’n’t I a woman?

“Den dey talks ’bout dis ting in de head. What dis dey call it? [Member of audience whispers intellect] Dat’s it, honey. What’s dat got to do with women’s rights or niggers’ rights? If my cup won’t hold but a pint and yourn holds a quart, wouldn’t ye be mean not to let me have a little half-measure full?” And she pointed her significant finger, and sent a keen glance at the minister who had made the argument. The cheering was long and loud.

“Den dat little man in black dar, he says women can’t have as much rights as man ’cause Christ wa’n’t a woman. Whar did your Christ come from?” Rolling thunder couldn’t have stilled that crowd, as did those deep, wonderful tones, as she stood there with outstretched arms and eyes of fire. Raising her voice still louder, she repeated, “Whar did your Christ come from?  From God and a woman. Man had nothing to do with Him.” Oh, what a rebuke that was to that little man.

Turning again to another objector, she took up the defense of Mother Eve. I cannot follow her through it all. It was pointed, and witty, and solemn; eliciting at almost every sentence deafening applause; and she ended by asserting:  

“If de fust woman God ever made was strong enough to turn de world upside down all her one lone, all dese togeder (and she glanced her eye over the platform) ought to be able to turn it back and git it right side up again, and now dey is asking to, de men better let ’em.” Long-continued cheering greeted this.

Bleeged to ye for hearin’ on me, and now ole Sojourner ha’n’t got nothin’ more to say.

Amid roars of applause, she returned to her corner, leaving more than one of us with streaming eyes, and hearts beating with gratitude. She had taken us up in her strong arms and carried us safely over the slough of difficulty turning the whole tide in our favor. I have never in my life seen anything like the magical influence that subdued the mobbish spirit of the day, and turned the sneers and jeers of an excited crowd into notes of respect and admiration. Hundreds rushed up to shake hands with her, and congratulate the glorious old mother, and bid her God-speed on her mission of “testifyin’ agin concerning the wickedness of this ‘ere people.”

Frances D. Gage’in Hatıratı[4]

Sojourner Truth

Özensiz güneş bonesiyle gri elbisesi ve beyaz türbanı içindeki uzun, sıska, Siyah bir kadının doğrudan kiliseye girdiğini, koridorda bir kraliçe havasıyla yürüyüp minberin merdivenlerindeki yerini aldığını gördüğünde hareketin liderleri ürpermişti. Kilisenin her yerinden memnuniyetsizlik uğultusu yükseliyordu ve dikkatli bir kulak şunları duyabilirdi, “Köleliğin kaldırılması mevzuu!”, “Kadın hakları ve zenciler!”[5], “Ben demiştim!”, “Hadi be Kara!”.

Bu etkinlikte ilk kez toplantı başkanı olma şerefini taşıyordum. Ricam üzerine salonda düzen sağlandı ve Kongre vazifesi devam etti. Sabah, öğle ve akşam egzersizleri yapıldı, bitti. Bütün bu seanslar boyunca Sojourner, adeta bir “Libyalı Rahibe”[6] gibi sessiz ve suskun, minberin merdivenlerinin köşesinde sırtını duvara yaslayarak oturdu, bonesi gözlerini kapatıyordu, dirsekleri dizlerine dayanmış, çenesi geniş sert avuçlarında dinleniyordu. Aralarda, “Sojourner Truth’un Hayatı” adlı ilginç ve macera dolu hayatını anlatan kitabını satmakla meşguldü. Ürkek ve titrek katılımcılar tekrar tekrar bana geldiler ve içtenlikle şöyle dediler, “Bayan Gage, onun konuşmasına izin vermeyin, bu bizi mahveder. Ülkedeki bütün gazeteler davamızı köleliğin kaldırılması ve zencilerle ilişkilendirir, bütünüyle kınanırız.” Tek cevabım, “Vakti gelince bakarız.” oldu.

İkinci günün çalışması ortamı kızıştırmaya başladı. Metodist, Baptist, Episkopalyan, Presbiteryen ve Üniversalist rahipler bizi dinlemeye ve sunulan çözümleri tartışmaya geldiler. Bir tanesi erkeklerin daha üstün haklara ve ayrıcalıklara sahip olması gerektiğini “daha üstün zekalı oldukları” gerekçesi ile savundu, bir diğeri de “İsa’nın erkekliği”ni öne sürdü, “Eğer Tanrı kadınlara eşitlik vermek isteseydi iradesinin bir işaretini Kurtarıcının doğumu, yaşamı ve ölümü ile bize verirdi.” Bir başkası ise “ilk annemizin günahı”na teolojik bir bakış açısı sundu.

O günlerde “toplantıda konuşmaya” cesaret eden çok az kadın vardı ve saygın hocalar bizim hakkımızdan geliyor gibi görünüyordu, bu esnada galerilerdeki oğlanlar ve kilise sıralarında oturan alaycılar, kadınlar arasında “güçlü zihinlere” sahip olduğunu varsaydıklarının bozgununu büyük zevkle izliyordu. Bazı hassas arkadaşlarımız saygınlıklarını yitirme noktasındaydı ve ortamdaki atmosfer bir fırtınaya işaret ediyordu. Bu ana kadar başını bile neredeyse kaldırmamış olan Sojourner Truth, köşedeki yerinden yavaşça kalktı. Yarım düzine insan kulağımda “Konuşmasına izin verme!” diye soludu. Yavaşça ve ağırbaşlı biçimde öne geldi, eski bonesini yere koydu ve o konuşan koca gözlerini bana çevirdi. Her yönden memnuniyetsizlik uğultuları geliyordu. Ben ayağa kalktım ve “Sojourner Truth” diye duyurdum ve dinleyicilerden birkaç dakika sessiz kalmalarını istirham ettim.

Kargaşa durulduktan sonra, oradaki her göz neredeyse 6 fit[7] boyundaki, dik başlı, tıpkı bir rüyadaymış gibi gözleri havayı delerek bakan, neredeyse Amazon görünüşlü bu kadına odaklanmıştı. İlk kelimesiyle birlikte derin bir sessizlik oluştu. Yüksek olmadığı hâlde oradaki her kulağa, kapı ve pencerelerin dışındaki kalabalığa kadar ulaşan derin bir tonda konuştu: “Çocuklar, ortada bunca curcuna olan yerde bir şeylerin ayarı kaçmıştır. Güneyli zenciler ve Kuzeyli kadınlar arasındaki meseleyi, hepsi haklardan bahsediyor, beyaz erkekler tez zamanda halledecektir diye düşünüyorum. Peki, bu kadar insan neyi konuşuyor? Şuradaki adam diyor ki, kadınlar arabalara bindirilirken onlara yardım edilmeli, hendeklerden geçerken taşınmalılar ve her yerdeki en iyi yer onların olmalı. Kimse bana arabalara binmem için ya da çamurlu hendekleri geçmem için yardım etmiyor ya da herhangi bir en iyi yeri bana vermiyor. -Ve ben kadın değil miyim? Bana bakın. Koluma bakın. (Sağ kolunu omzuna kadar açtı ve inanılmaz kas gücünü gösterdi). Saban sürdüm, ekin ektim, ambara yük taşıdım ve hiçbir erkek benle yarışamazdı. -Ve ben kadın değil miyim? Bir erkek kadar çok çalışıp bir erkek kadar çok yiyebilirim (yemek bulabildiğimde) ve kırbaca da katlanabilirim[8] -ve ben kadın değil miyim? 13[9] çocuk doğurdum, çoğunun köle olarak satıldığını gördüm, analık acısı ile feryat ettiğimde beni İsa’dan başka kimse duymadı -ve ben kadın değil miyim? Sonra gidip şu kafamızdaki şey hakkında konuştular. Ne dediler? (Dinleyicilerden biri zekâ diye fısıldadı). İşte o tatlım. Zekânın kadınların ya da zencilerin haklarıyla ne alakası var? Velev ki benim bardağım yarım litre bile almıyor, seninki bir litre alıyor; yine de benim yarım ölçümü bana vermeyecek kadar zalim mi olacaksın?” Ve işaret parmağını kaldırdı ve bu argümanı dile getiren rahibe keskin bir bakış attı. Tezahürat uzun ve gürültülüydü: “Sonra, şuradaki siyahlı adam dedi ki, kadınlar erkeklerle aynı haklara sahip olamazlar çünkü İsa bir kadın değildi. Peki senin İsa’n nereden geldi?” Kollarını açıp ateş gibi gözleriyle dikilirken, yükselen bir fırtına bile o derin harika sözler kadar kalabalığı sakinleştiremezdi. Sesini daha da yükselterek tekrarladı: “Senin İsa’n nereden geldi? Tanrıdan ve bir kadından! Erkeklerin bunla bir ilgisi yok.” Ah, o küçük adama nasıl bir ders olmuştu bu.

Bir diğer muhalife dönüp Havva Ana savunmasını yaptı. Söylediklerinin tamamını takip edemedim. Sivri ve nüktedan ve ciddiydi; her cümlesi sağır edici bir tezahürat kopartıyordu ve şöyle bitirdi:Eğer Tanrı’nın yarattığı ilk kadın dünyayı tek başına baş aşağı edecek kadar güçlü idi ise şimdi bütün bu kadınlar da (ve platformun üzerinden göz gezdirdi) aynı gücü bulup dünyayı tekrar baş aşağı edip bu sefer doğru tarafı yukarıya taşımalı ve (kadınlar) şimdi bunu yapmak istiyorlar, erkekler de kadınlara izin verseler iyi ederler.” Bu cümleyi uzun süren bir alkış takip etti. “Beni dinlediğiniz için minnettarım, şimdi yaşlı Sojourner’ın daha söyleyecek bir şeyi kalmamıştır.”

Tezahürat çığlıklarının ortasında, birçoğumuzu yaşlı gözlerle ve şükranla atan kalplerimizle bırakarak köşesine döndü. Bizi güçlü kollarına alıp zorluk bataklığının üzerinden güvenle taşıdı, rüzgârı bizden yana çevirdi. O günkü çetevari hissi yatıştıran, heyecanlı kalabalıktaki alayları ve küçümsemeleri saygı ve takdire dönüştüren böylesi mucizevi bir etkiyi hayatımda hiç görmemiştim. Yüzlercesi el sıkışmaya ve bu fevkalade yaşlı anneyi kutlamaya ve buradaki insanların kötücüllüğüne karşı “tanıklık etme” görevinde Tanrı yolunu açık etsin dileklerini iletmeye gittiler.

Yararlanılan kaynaklar

Bora, A. (2017, Mart 21). Kesişimsellik. Birikim. Erişim adresi https://bit.ly/2J3gwfR

Crenshaw, K. (1989). Demarginalizing the intersection of race and sex: A Black feminist critique of antidiscrimination doctrine, feminist theory and antiracist politics. University of Chicago Legal Forum, 1(8), 139-167.

Crenshaw, K. (1991). Mapping the margins: Intersectionality, identity politics, and violence against women of color. Stanford Law Review, 43(6), 1241-1299.

Hill Collins, P. (2011). Piecing together a genealogical puzzle: Intersectionality and American pragmatism. European Journal of Pragmatism and American Philosophy, 3(2), 1-27.

Horn, G. M. (2010). Sojourner Truth: Speaking up for freedom. New York: Crabtree Pub.

McCall, L. (2005). The complexity of intersectionality. Signs: Journal of Women in Culture and Society, 30(3), 1771-1800.

Philips-Anderson, M. (2012). Sojourner Truth, “Address at the woman’s rights convention in Akron, Ohio,” (29 May 1851). Voices of Democracy, 7, 21-46.

Podell, L. (b.t.). The Sojourner Truth project. Erişim adresi https://www.thesojournertruthproject.com/

Robinson, M. (1851, Haziran 21). A speech by Sojourner Truth at the Women’s Rights Convention in Akron, Ohio. The Anti-Slavery Bugle. Erişim adresi https://bit.ly/2N0tgW5

Shields, S. A. (2008). Gender: An intersectionality perspective. Sex Roles, 59(5-6), 301-311.

Sojourner Truth Memorial Committee. (b.t.). Erişim adresi http://sojournertruthmemorial.org/

Stanton, E. C., Anthony, S. B., Gage, M. J. ve Harper, I. H. (Ed.). (1985). History of woman suffrage. Salem, N.H: Ayer Co.

Stetson, E., & David, L. (1994). Glorying in tribulation: The lifework of Sojourner Truth. East Lansing: Michigan State University Press.

The Libyan Sibyl. (b.t.). Smithsonian American Art Museum. Erişim adresi: https://americanart.si.edu/artwork/libyan-sibyl-23347

Waxman, L. H. (2008). Sojourner Truth. The U.S.: Lerner Publishing.

Yuval-Davis, N. (2006). Intersectionality and feminist politics. European Journal of Women’s Studies, 13(3), 193-209.

[1] Amerika Birleşik Devletleri’nde köleliğin tümden kaldırılması 1862’de gerçekleşmiştir.

[2] Bu metin Anti-Slavery Bugle’da 1851’de bu başlıkla haber olarak yayımlanmıştı bu yüzden haberin tamamına yer verdim.

[3] Şahin ve doğan arasında kalmak (between a hawk and a buzzard) yöresel bir deyim. İki zorlu iş arasında kalmak, iki taraftan da sıkıştırılmak anlamına geliyor. Türkçe’de bunu karşılayacak bir deyim kullanmak yerine olduğu gibi çevirmeyi tercih ettim.

[4] Gage’in 1863 yılında yayımladığı yazısına ulaşmam mümkün olmadı. İlgisi için bkz. The New York Independet (23 Nisan 1863) ve Anti-Slavery Standard (2 Mayıs 1863). İlk kaynağa ulaşamadığım için Gage’in “History of Woman Suffragge” adlı kitapta yayımlanan hatıratını kullandım. Gage’in bu metindeki ifadeleri 1863 yılında yayımlanan metinle ne kadar örtüşüyor bilemiyorum; ancak Sojourner Truth’un tırnak içinde verilen konuşması değiştirilmemiş olmalı. Zira 1863 yılındaki metne referans veren birçok farklı ikincil kaynakta, Truth’un konuşması bu metindekinin aynısı.

[5] Zenci sözcüğünü metinde geçen negro ya da nigger sözcüklerini karşılaması amacıyla kullandım.

[6] The Libyan Sibyl, William Wetmore Story, Smitsonian American Art Museum. Bu heykeldeki Libyalı Rahibe, bir kâhindir ve geleceği öngören metinlerin koruyucusudur. Rahibe, sol elinde tuttuğu parşömenleri okuduktan sonra Afrikalı insanların kaderinin ne olacağı hakkında düşüncelere dalmıştır. Sanatçı da mektuplarında bu heykelin Siyahların köleleştirilmesine karşı sembolik bir kınama olduğunu şu sözlerle belirtmiştir: “Siyah gözleriyle geleceğe bakıyor ve ırkının korkunç kaderini görüyor. Bu figürün teması budur, -ufuktaki kölelik.”  Heykele bakıldığı zaman, Truth’un minberin merdivenlerinde oturuşunun betimlemesine çok benzediği açıktır: Dirsekleri dizine dayanmış ve çenesi avcunun içinde.

[7] Yaklaşık olarak 185 cm.

[8] Köle sahipleri tarafından acımasız işkencelere maruz kalan kölelere en sık uygulanan cezalardan biri de kırbaçtı.

[9] Konuşmanın bu ikinci versiyonunun müdahale gördüğüne dair iddiaları en çok güçlendiren ifadelerden biri de budur: Zira Sojourner Truth’un kaç çocuğu olduğuna dair kesin kanıtlar yok. Gage, bu konuşmada Truth’un 13 çocuk doğurduğunu söylediğini belirtmiştir. Ancak, tarihçilerin kesin olarak bildiği 5 çocuk sahibi olduğu ve bunlardan dördünün yaşadığı. Yaşadığı dönem itibariyle 13 doğum yapmış ve sadece 4 tanesinin hayatta kalmış olması mümkün ancak buna dair bir kanıt yok. Bununla birlikte, çocuklarından sadece bir tanesinin köle olarak satıldığı bilinir. Sojourner Truth daha sonra çocuğunun izini bulmuş ve onu da kölelikten kurtarmıştır.