Irigaray ve Felsefe Tarihinde Unut[tur]ulan Kadın


Remziye Yeşilyaprak
Psikolog

Luce Irigaray

1932 Belçika doğumlu feminist, psikanalist ve kültür kuramcısıdır. Fransız Feminist Felsefesinin dört önemli isminden birisidir. Irigaray’a ait metinler incelendiğinde Irigaray’ın açık biçimde psikanalist ve dil kuramcısı Lacan’dan etkilendiği gözlemlenmektedir. Metinlerinde kadına özgü olana değinmesi bakımından pek çok filozof tarafından özcü olarak eleştirilse de o esasında ‘bir özne olarak kadın’ı vurgulayıp var etmeye çalışmaktadır. Kadının yeniden var olması için öncelikle kendi özüyle ilişkili olanı keşfetmesi, erkekten farklı ve değerli olduğunun farkına varması gerekmektedir. Kadın kendi özünü fark etmeden ancak erkekleşerek ya da erkek gibi davranarak toplum içerisinde kendini var etmeye çalışacaktır. Eril olarak tasvir edeceğimiz Batı kültürü buna zemin hazırlamaktadır. Söylem ve kültüre ait ögelerle kadının ikinci konumu pekiştirilmektedir. Öyle ki feminist hareketler dahi kültürün etkisinde kalmakta ve taleplerin ifade ediliş şekilleri patriyarkal sistemin kurallarına göre şekillenmektedir. Irigaray birçok metninde feministler tarafından talep edilen kadın ve erkekler arasındaki eşitlik talebinin doğru, ancak yanlış ifade edilen bir talep olduğuna değinir. Ona göre kadınların eşitlik talebi nesnel bir gerçekliğin yanlış ifade edilişidir. Kadınların erkeklerle hangi alanlarda eşitlik talep ettiklerini, bu taleplerin hangi ölçütlere göre belirlendiğinin sorgulanması gerektiğine değinir.

Irigaray’a göre kadının kendi olarak kendini var etmesinin önündeki en büyük engeller söylem ve kültürdür. Söylem ve kültür aracılığıyla ikinci plana atılan kadın, yine aynı dayanaklar nedeniyle konum olarak erkeğin aşağısında tasvir edilmektedir. Birçok anlamda erkeklerle eşit haklara sahip olunsa dahi kadın, kültür ve söylem değiştirilmediği müddetçe bir kadın olarak değil, erkekleşmiş bir kadın olarak var olacaktır. Sarup’un da ifadesiyle Irigaray, metinlerinde kadın gibi konuşmak ile kadın olarak konuşmak arasında keskin bir ayırım yapmaktadır. Esasında kadın gibi konuşmak belirli kuralları olan, toplum tarafından öğretilen bir şeydir. Kullanılan dil eril kültürün öğrettiği bir dil olduğu için söylem de erildir. Eril bir dil ve söylemde kadın öz varlığını ne kadar doğru tasvir edebilir? Taleplerini ifade etmek için kullandığı dil kadın olarak değil; eril kültürün öğrettiği şekliyle kadın gibi konuşarak gerçekleştireceği bir dil olacak ise bu taleplerin ne kadarı kadının öz talepleri olacaktır?

Aynı zamanda bir filozof da olan Irigaray, kadının felsefe tarihi içerisindeki konumunu ele alır ve felsefede unutulmuş kadının peşine düşer. Kültürün etkilediği ve pek çok anlamda şekillendirdiği felsefe, eril sistemin bir parçası hâline gelmiştir. Ataerkillik felsefenin birçok alanında kendini var etmektedir. Felsefi metinlerde birçok kadın filozof unutturulmaya çalışıldığı gibi esasında öz olarak dişi olduğu düşünülen felsefe de öz varlığından uzaklaştırılıp ‘erk’ olarak tasvir edilmektedir. Irigaray’a ait “Başlangıçta Kadın Vardı” kitabında felsefe tarihi içerisinde unutturulmaya çalışılan dişi ele alınmaktadır.

Başlangıçta Kadın Vardı

Irigaray’a ait İngilizce ve Fransızca makalelerin derlenmesiyle oluşturulan kitabın ismi esasında tesadüfi bir isim değildir. Yuhanna İncili’nin 1. bölümünün ilk cümlesinde ‘Başlangıçta Söz Vardı’ ifadesi yer almaktadır. Bu ifade ile anlatılmak istenen varlığı herhangi bir şeyin varlığına bağlı olmayan, her şeyin başlangıcından önce var olan şey söz’dür. Irigaray “Başlangıçta kadın vardı” diyerek felsefe tarihi içerisinde unutturulmaya çalışılan ilk öze gönderme yapmaktadır. Ona göre, “Clemence Remnoux’nun, Sokrates öncesi filozoflar üzerine yaptığı çalışmada bize hatırlattığı üzere başlangıçta bilge kişiye hakikatle ilham veren, bir dişidir -doğa, kadın, Tanrıça-”. Kadın hakikatin bilgisinden önce de var olan ve hakikatin bilgisine ulaşma konusunda bilge kişiye, filozofa, ilham veren kişidir. Ancak erkeğin uğraş alanı olarak tasvir edilen ve erilleştirilen felsefe tarihinde bu bilgi unutturulup yok sayılmaya çalışılmaktadır. Buradan da anlaşılacağı üzere kitap için “Başlangıçta Kadın Vardır” isminin tercih edilmesinin rastlantısal olmadığı görülmektedir.

Sokrates öncesi pek çok filozof hakikatin bilgisini dişiden aldığını inkâr etmekte veya gizlemeye çalışmaktadır. Söylemlerini kadınla ilişkisizlendirmek için akılla ilişkilendirmeye çalışmaktadırlar. Çünkü felsefeye kaynaklık eden ve dişiye ait olan hakikatin bilgisi akıl öncesidir. Irigaray’a göre Batılı filozoflar hakikat bilgisinin dişiden geldiğini söylemek yerine hiçbir kökeni olmaksızın ‘kendiliğinden var’ şeklinde tasvir etmeyi tercih etmektedirler ve felsefenin özünden dişiyi silmeye çalışmaktadırlar. Irigaray’ın da belirttiği üzere Batılı filozoflarca felsefenin özünden dişiyi silmek esasında dişiyi iki defa öldürmek demektir. Hakikatin bilgisinin dişiden geldiğini inkâr etmek içerisinde gizli bir kabullenişi barındırmaktadır. Bir şeyi inkâr etmek için esasında onun var olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak yok saymak, varlığı kabul etmemektir. Bu şekilde düşünüldüğünde Irigaray’ın da ifade ettiği şekliyle Batılı filozofların hakikatin bilgisini hiçbir şeye ihtiyaç duymadan “kendiliğinden vardı” şeklinde tasvir etmeleri, dişiyi felsefe tarihi içerisinde ikinci defa unutmaları, yok etmeleridir.

Kadının felsefe tarihi içerisinde unutuluşu İlk Çağ filozoflarına kadar varmaktadır. Berktay’a göre “erkeğin üstün tutuluşu, felsefe tarihinde, ‘düzeni, ışığı ve erkeği yaratan bir iyi ilke vardır; bir de kaosu, karanlığı ve kadını yaratan kötü ilke’ dediği aktarılan Pitagoras’a kadar geri götürülebilir. Erkek, kadın olmayandır; rasyonalite ise, dişilliğin aşılması olarak kavranır”. Aristoteles ve Platon da dâhil olmak üzere birçok filozof, kadını felsefe tarihinden sildiği gibi kadına ait olanı da erkeğin altında konumlandırarak veya aşağılayarak yok etmeye çalışmaktadır. Aristoteles metinlerinde aklın duygu üzerinde, erkeğinde kadın üzerinde üstün olduğuna, Tanrıyla ilişkilendirilen saf aklın erkeğe özgü ve her şeyden üstün olduğuna değinmektedir. Aristoteles gibi diğer birçok filozof için akıl ve akılla ilişkilendirilen her şey üstün iken duyu ve duyularla ilgili olan aşağıdadır. Erkek genellikle akılla ve kültürle ilişkilendirilirken, kadın duyularla ve doğa ile ilişkilendirilmektedir. Genevieve Lloyd’un Erkek Akıl kitabında değindiği üzere, yaratılış sırasında Tanrı erkeği önce, kadını sonra yaratmıştır. Bu sebeple erkek Tanrı’dan sonra yaratılmış olmasından mütevelli Tanrı’ya ait özellikler taşımaktadır, taşıdığı ilahi özellikleriyle kadına nazaran daha üst statüdedir. Erkekle ilişkilendirilen akıl da kadınla ilişkilendirilen duyuların üzerinde ve dinlenmesi gerekendir. Duyulardan gelen, hazla ilişkili ve aldatıcıdır. Kişiyi hakikatin bilgisine / doğru bilgiye ulaştıracak olan akıldır. Duyular ise yanıltıcıdır. Duyular genellikle haz ile iş birliği yaparak aklı yanıltmaya çalışmaktadır. Bu şekliyle düşünüldüğünde İlahi kitaplarda Âdem ile Havva’nın cennetten kovulmaları hikâyesinde de Âdem (erk) akıl ile ilişkilendirilmiştir. Havva (dişi) ise duyuyu temsil etmekte, şeytan yani haz ile iş birliği yaparak cennetten kovulmaktadır. Cennetten kovulma bilge kişinin hakikatin bilgisinden uzaklaşmasını temsil etmektedir. Erkeğin hakikatin bilgisinden uzaklaşmasına sebep olan da kadındır.

Platon, metinlerinde kadına hemen hemen hiç değinmemekte, değindiği kısımlarda da kadını aklın yanıltıcısı ve duyuları temsil eden olarak ele almaktadır. Platon’un aşkla ilgili metinlerinde değindiği kadın, özne değil nesne olarak vardır. Kadının özneleşmesi veya erdem sahibi olması da erkekleşerek veya erkeğe ait özellikleri özümsemesiyle mümkün olacaktır. Platon tarafından tasvir edilen Devlet, feminist perspektiften ele alındığında, kadının ikincilleştirilmiş konumuna burada da rastlanacaktır. Sarup’a göre, “Platon’un devleti sanılanın aksine eşitlikçi bir devlet değildir. Bu devlet tek cinsiyetli, kadınlarının tamamıysa erkektir, kadınlar ancak erkeklere benzedikleri, onların özgüllüklerini temsil ettikleri ölçüde yurttaşlık görevlerinde işbaşına gelebilirler”.

Felsefeye ait özün dişiden geldiği bilgisi unutulup / unutturulduktan sonra bilginin erkeğe ait olduğu fikri yaygınlaştırılacaktır. Ataerkil sistemin öğretisinde, akıl ve bilgiyle özdeşleştirilen erkektir ve bilgi erkek tarafından üretilmektedir. Üretilen bilgi, kaynağı unutturulmaya çalışılarak erkekler arasında hiyerarşik bir şekilde, ustanın çırağına aktarımı şeklinde gerçekleşmektedir. Usta, bilgisini dişiden aldığını söylemek istemez ve bunu daima gizlemeye veya yok saymaya çalışır. Bilgiyi unutturmanın en temel yolu da dişiyi nötrleştirmek ve erkeği kendi kendine yeten olarak tasvir etmektir. Etkisiz hâle getirilen dişinin bilgiye bir katkısı olmayacaktır, dolayısıyla üretilen bilgi kendi başına ve yeterli görülecektir. Ancak bilginin kökenine inildiğinde dişinin yerini tutacak bir şeye ihtiyaç duyulacaktır. Irigaray’a göre bu şey eril bir Tanrı’dır.

Eril olarak tasvir edilen bu Tanrı anlaşmazlıkların ve tartışmaların ötesindedir ve kendi başına yetmektedir. Sorgulanmaz ve mutlaktır. Tanrı biriciktir ve bütün sıfatları taşımaktadır. Bu Tanrı gözle görülmez, duyularla hissedilmez ancak vardır ve varlığı tartışılmazdır. Tanrı diğeriyle ilişkisinde dişi veya erkeği aynı olarak ele alır ve tarafsız olmaya çalışır. Ancak Tanrı’nın eril bir Tanrı olarak tasvir edilmesi ve kendinden sonra erkeği yaratmış olması aynılığın korunmasına müsaade etmeyecektir. Erkek, Tanrı’ya özgü özellikleriyle onun varlığını devam ettirmeye çalışacaktır. Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi vasfında bir otoritenin olması ortaya çıkabilecek çatışmaları önlemek açısından önemlidir. Bu otoritenin Tanrı’nın temsilcisi olarak insanları düzenlemesi ve yönetmesi gerekmektedir. Şüphesiz ortaya çıkacak olan bu yönetici erkektir. Erkek tarafından oluşturulan yeni düzende her şeyin mutlak sebebi akıl olarak görülmekte ve akla ait olmayan kabul edilmemektedir. Akıl ve aklın taşıyıcısı dil aracılığıyla erkeğe ait kapalı bir kültür meydana getirilmiştir. Ortaya çıkardığı bu kültürün kendi kontrolünde olması gerekmektedir, bu sebeple kapalı bir kültürdür. Farklılıkların değil aynılığın önemsendiği, farklılıkların ancak aynılaşarak kendine yer edindiği bir kültür. Kadının ancak erkekleşerek veya erkeğe ait özellikleri özümseyerek kendini var edebileceği bir kültür oluşturulmuştur.

Erkek oluşturduğu bu kapalı kültürü koruyabilmek ve farklılıklara açılmasını önlemek için her şeyin ilk nedenini akılla açıklamaya çalışır. Var olmayı düşünce üzerinden tasvir ederek aklı yüceltir ve kontrolü elinde tutmaya çalışır. Bir şeyi var kabul etmemiz için o şeyin düşünmesi gerekir. Düşünemeyen kimse var olamaz. Bir şey ancak düşünebiliyorsa vardır. Bilginin ilham vericisi olarak bilinen dişi, düşünce öncesine ait olduğu için esasında yoktur. Bir şeyin var olması ancak akılla ve düşünceyle mümkündür. Erkek tarafından oluşturulan ve akılla temellendirilen bu yeni evren kapalı bir evrendir. Farklılıklara yer yoktur. Irigaray, erkek tarafından oluşturulan bu kapalı evreni fetüs ve plasenta arasındaki ilişkiye benzetir. Öyle ki bir bebek var olmak için nasıl plasentaya bağlı ise erkek de oluşturduğu bu kapalı kültüre öyle bağlıdır. İçinde bulunduğu bu kapalı kültürü kendisi yaratmıştır ve varlığını devam ettirmek için de ona bağımlıdır. Bu sebeple ötekine veya dışarıya ait her türlü ilişki, erkeği korkutmakta ve onun özünden koparılmasına sebep olacak bir tehlike olarak görülmektedir. Ötekiyle yani biz olmayanla karşılaşmak bu sebeple ürkütücüdür. Öteki, aynı evrende yaşadığımız, şeylerimizi, kültürümüzü, dilimizi paylaştığımız ancak biz olmayandır.

Ötekinin varlığı beraberinde özne ile ilişkisinin nasıl olacağı sorusunu da akla getirecektir. Öteki benden farklıdır ancak aynı zamanda şeylerimi paylaşmak zorunda olduğum ve var olandır.  Bu sebeple Irigaray, öznenin ötekiyle kurduğu ilişkinin hem açık hem de kapalı bir ilişki olduğuna değinmektedir. Ötekiyle kurduğum ilişki ne tam açıktır ne de tam kapalı. Açıktır çünkü öteki ben olmayandır, yanı başımda ilişki içinde olduğum, farklı iki özne olarak aynılığı paylaştığımdır. Farklı oluşu onu benim için erişilmez kılar. Ötekiyle ilişkim aynı zamanda kapalıdır, çünkü ötekinin öteki olarak kalması için benimle aynı olmaması gerekmektedir. Aynı olması onu ben yapacağı için ötekinin farklılığını koruyup iki farklı özneyi birlikte var etmek gerekecektir. Bu sebeple ötekiyle kurduğum ilişki aynı zamanda kapalı bir ilişkidir. Kendimi ben olarak, ötekini de öteki olarak konumlandırmak için aramızdaki ilişkiyi sınırlarla belirlemem gerekir. Bu şekilde tam anlamıyla ne bana ne de ötekine ait olmayan yeni bir alan oluşturulmuş olacaktır. Bu alan özne ve ötekinin birbirlerinin varlığını kabulü ile oluşturulmuştur ve ancak farklılıklarının tanınması ile varlığını devam ettirecek bir alandır.

Diğeriyle ilişki içerisinde olduğumuz bu alan, özne olarak insan için elzemdir. İnsan var olmak için ilişki içerisinde olmak zorundadır. Irigaray’a göre kadın ve erkek olarak oluşturduğumuz bu ortak alanı veya kültürü nasıl devam ettirmek istediğimiz insanlığı nasıl devam ettirmek istediğimizle yakından ilişkilidir. Ona göre “Kültürümüzün insanlığın hizmetinde mi kalacağıyla ya da bunun yerine bizi gittikçe küçülen, daha ufak, daha ölü parçalara ayırarak insanlığın yok edilmesine mi katkı sağlayacağıyla ilgilenmeliyiz”. Yapılması gereken belki de kadın ve erkek olarak farklılıklarımızı tanıdığımız ve koruduğumuz ancak aynı zamanda ilişki içerisinde olduğumuz ortak kültüre katkı sağlamaktır. Kadını, erkekleşmiş veya erkeğe ait özellikler yüklenmiş olarak değil, özü itibariyle kadın olarak; erkeği de erkek olarak tanıyıp bir arada yaşayabilecekleri ortak kültürde var etmeliyiz. İçerisinde yaşadığımız evrende yalnız ve birlikte bireyler olarak yaşamayı öğrendiğimiz takdirde insanlığın geleceğine hizmet eden bir kültür oluşturmuş oluruz.

Oluşturmak istediğimiz bu yeni kültürde dönüşüm için dili ve söylemi de değiştirmemiz gerekmektedir. Irigaray’a göre oluşturacağımız bu yeni kültürde bize aracılık edecek önemli kaynaklardan biri sanattır. Sanatı, insanlık tarihine hizmet eden farklılıkları koruyan ilişkisellikle şekillendirmeliyiz. Din, bilim, felsefe gibi farklı alanlardan beslenen patriyarkal sistemin değişmesi ve dönüşmesi için insanlığın ortak yararını gözeten ve farklılıkları koruyan yeni bir sisteme ihtiyaç duymaktayız.

Sonuç Yerine

Irigaray, felsefe tarihi içerisinde kaybolmuş dişinin peşindedir. Felsefe tarihiyle ilgili gerçekleştirilmiş pek çok araştırmada filozofa veya bilgeye ilham verenin dişi olduğu bilinmektedir. Ancak İlk Çağ filozoflarından bu yana bu bilgi unutturulmaya çalışılmıştır. Günümüz toplumlarına bakıldığında ataerkil sistemde dişinin / kadının önemsizleştirilip değersizleştirildiği aşikârdır. Ataerkil sistem kendini var ederken hiyerarşik bir düzenle kadını hep erkeğin aşağısında ve ona bağlı olarak konumlandırmaktadır. Geçmişten günümüze birçok farklı sistem var olmuştur ancak bu sistemlerin neredeyse tamamı ataerkilliğe hizmet etmiştir. Günümüz modern sistemleri de ataerkilliğe hizmet etmeye devam etmektedir. Sarup’un da ifadeleriyle; Irigaray, metinlerinde Batı kültüründeki kadının erkekten hep daha aşağıda ve daha eksik olarak tanımlandığını belirtmektedir.

Modern sistemin yeni ilahı akıl olarak görülmektedir. Akla yatkın olan veya akılla ilişkilendirilen her şey doğru ve iyi iken, akılla ilişkilendirilmeyenler ise yanlış veya kötü olarak tasvir edilmektedir. Erkek daima aklın temsilcisi olarak görülmüş ve akılla ilişkilendirilmiştir. Dişi ise akla ait olmayan, akıl öncesi bir dönemde de vardır.  Ancak bu dönem yok sayılmış veya unutturulmuştur. Dişiye ait olan eksik veya yanlış olarak tasvir edilmiştir. Ancak insanlığın gelişimi için kadının ve erkeğin kendilerini kendileri olarak var edebilecekleri ortak bir kültüre ihtiyaç vardır. Bunun için yapılması gereken öncelikli olarak erk kültürü ve söylemi değiştirmek olmalıdır. Irigaray’a göre kadınların kendilerine özgü bir dil geliştirmeleri gereklidir.

Yararlanılan Kaynaklar

Berktay, F. (2010, 13 Mart). Felsefeyi ötekine açmak. Bianet. https://bianet.org/kadin/diger/120619-felsefeyi-oteki-ne-acmak

Irıgaray, L. (2014). Başlangıçta kadın vardı (M. Odabaş ve İ. Özallı, Çev.). İstanbul: Pinhan Yayıncılık. (Orijinal çalışma basım tarihi 2013).

Irigaray, L. (2006). Ben sen biz: Farklılık kültürüne doğru (S. Büyükdüvenci ve N. Tutal, N., Çev.). Ankara: Amge Kitabevi. (Orijinal çalışma basım tarihi 1990).

Lloyd, G. (1996).  Erkek akıl (M. Özcan, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1984).

Sarup, M. (2004). Cixous, Irigaray, Kristeva: Fransız feminist kuramları. (A. Güçlü, Çev.).  Post-yapısalcılık ve postmodernizm içinde (ss. 159-184). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1989).