Dinlerde Kadınlara Atfedilen Anlam: Toplumsal Cinsiyet Açısından İnceleme


Nazlıcan Ergün
Psikoloji Böl. Öğr.

 

Birey, genellikle kadın veya erkek cinsiyetlerinden biri ile dünyaya gelir. Cinsiyet, kadın veya erkek olmanın biyolojik kısmını ifade eder ve biyolojik cinsiyete dayalı olarak belirlenen aslında demografik bilgidir. Tarihsel-toplumsal değişimler ve buna karşılık toplumun yaşadığı birtakım olaylar kadın ve erkek rollerinin belirlenmesine, bunların bir gelenek hâline gelmesine ve bu rollerin tabulaşmasına neden olmuştur. Bu da toplumsal cinsiyet teriminin oluşmasına neden olmuştur. Toplumsal cinsiyet, kadın ya da erkek olmaya toplumun yüklediği anlamları ve beklentileri ifade ederek kültürel bir yapıyı karşılar. İlkel yaşamlardan günümüze kadar bireyin cinsiyet farklılıkları üzerinden toplumsal rollerinin oluşturulduğu söylenebilir. Kadın ve erkeğin hormonal ve üreme organlarındaki farklılıkları cinsiyet farklılığıyken; kadınların daha konuşkan, hassas ve duyarlı oldukları, erkeklerinse daha güçlü oldukları gibi inanışlar toplumsal cinsiyet ayrımlarıdır. Birey doğduğu andan itibaren cinsiyetiyle birlikte toplumsal cinsiyet farklılıklarını öğrenmeye başlar. Toplumsal cinsiyet farklılıkları noktasında kadın ve erkeğin rollerinin oluşmasında etken olan bazı noktalar vardır. İlkel zamanlardan bu yana sosyal yapının inşasında sanayi, teknoloji, ideoloji, hukuk ve din bu etkenlerden bazılarıdır. Sosyal inşa ve toplumsal değişmede dinin büyük bir etkiye sahip olduğu söylenebilir. Din, toplumları etkilemekte ve toplumda olumlu veya olumsuz değişimler meydana getirmektedir. Din, aynı zamanda birey ve bireyin bedeninin denetlenmesi, aile ve mülkiyet kavramları gibi konularda bir araçtır. İnsanın dünyayı anlamlandırmasında ve yorumlamasında kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir. Emile Durkheim için din, insanın kendi dışında algıladığı ve onu hem kısıtlayan hem de destekleyen bir güç olmakla beraber toplumun kendisi hakkındaki bilincidir. Bununla birlikte aslında dinin kolektif bir düşünce sistemini içerdiği yorumu yapılabilir. Toplumsallaşma ve sosyal inşa da bu kolektif düşünce sisteminden etkilenmiştir. Doğum-ölüm, evlenme, mülkiyet, yardım gibi konularda dinin temel alındığı düşünülürse toplumsal cinsiyetin oluşmasında da dinin büyük bir etkisi vardır. Dine bağlı olarak kabul edilen kadının ve erkeğin yaratılışı da toplumsal cinsiyet kalıplarını değiştirmektedir.

Bu yazıda da dinlere göre toplumsal cinsiyet farklılıkları ve kadın cinsiyetine yönelik ayrımcılıkta dinin etkisi incelenecektir.

19. yüzyıldan itibaren merak edilen ve üzerine araştırmalar yapılan bir konu vardır: Ataerkil bir düzenden önce, kadının erkeğe egemen olduğu bir anaerkil düzen var mıydı? Erkeğin iktidarı ele geçirmesinden önce anaerkil bir düzenin olduğu iddiaları çeşitli araştırmacılar tarafından ortaya atılmıştır. Bu anlamda Johann Bachofen öncü isimlerden biridir. Arkeolojik kadın heykelciklerine ve mitolojiye baktığımızda anaerkilliğin var olduğunu aktaran Johann Bachofen’a göre tarıma dayalı toplumlarda toprağı işleme ve oradan ürün alma yetkisi kadındadır ve bu yüzden de kadın statü sahibidir. Kadının anaerkil bir toplum içerisinde statü sahibi olduğu göz önünde bulundurulursa akla ilk Anadolu’da bereket ve doğurganlık sembolü olan Ana Tanrıça gelmelidir. Anaerkil kült ile birlikte düşünüldüğünde Ana Tanrıçanın toprak ve doğa ile bağı vardır. Anaerkil bir toplumun yaratıcısı da kadındır; bereket, cinsellik, doğum ve çocuk büyütmek ana rolüyle sembolleştirilir. Kadının doğurganlık özelliğinin ve bakım veren olma rolünün bu kadar göz önünde tutulması, aslında toplumun temelinde yer alan kültürlere dayalıdır. Politeist dinlere bakıldığında Ana Tanrıçanın dışında birçok Tanrı ve Tanrıça olmasının yanı sıra Ana Tanrıçanın farklı isimlerle birlikte hep var olduğu görülür. Anaerkilliğin hüküm sürdüğü düşünülen toplumlarda varoluşun temelini oluşturan “Yaşamı kim yarattı?” sorusuna verilen yanıt; Ana Tanrıça ve onun sembolleştirdiği kadındır. Tanrıça bu toplumlarda bakireliği ile yüceltilir çünkü Tanrıçanın partenogenez (döllenmeden üreme) yoluyla doğurduğuna inanılır. Bakireliğiyle birlikte analığı da yüceltilen Tanrıça, içinde ikilemler barındırır. Bunun o zamanki toplumlarda Tanrıçanın doğayla ilişkilendirilmesiyle alakalı olduğu söylenebilir çünkü doğa da kendi içerisinde gece-gündüz, aydınlık-karanlık gibi ikilemler barındırır. İlk devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Ana Tanrıçanın öneminin azaldığı, yanındaki oğlun / eşin egemenlik kurarak genellikle Fırtına ya da Yıldırım Tanrısı olan erkek Tanrıyla birleşip kaynaşarak yeni bir Yaratıcı-Tanrı’ya, bunun ardından da Tanrılar panteonlarının tek bir erkek Tanrıya dönüştüğü görülür. Tanrıçanın genç Tanrı ile cinsel birleşme kurmadan soyun devamının mümkün olmayacağı inancı, Kutsal Birleşme (Hieros Gamos) ile soyun üretimi sürecine erkeği dâhil etmiştir. Üremenin salt kadın cinsine ait olması düşüncesi Kutsal Birleşme ile değişmiştir. Bununla beraber Ana Tanrıça pek görülmemeye başlanmıştır. Neredeyse eş zamanlı olarak tarımın yerini hayvancılığa bırakması ile kadının yiyecek üretimindeki rolü azalmış ve kadın statü kaybına uğramıştır. Baş Tanrının eşi rolüne girerek varlığını sürdüren Ana Tanrıça kendisine bir kimlik edinerek ona tapılmasını sağlar. Bu da kadın direnişinin en eski toplumlarda da var olduğunun göstermektedir. Tanrıçanın saygınlığını yitirmesine rağmen hâlâ var olması ve insanlara bir noktada egemen olması kadın-erkek eşitliğinin olabileceği tohumunu atmıştır. Günümüzdeki toplumsal cinsiyet eşitliği ve feminizm söylemleri aslında çok eski toplumlarla birlikte kolektif bilinçdışımızda zaten vardır. Yaratıcı olan Tanrıça artık yaratma kudreti olandır ama soyu yaratma yetisi Tanrı’dadır. Yani artık erkek olmadan kadın kendiliğinden doğuramaz. Aristoteles’e göre de kadın aslında sadece taşıyıcıdır çünkü insanın nasıl olacağı kısmını ve ruhunu erkek verir. Bu da kadına yüklenen anlamın o dönemlerde ne kadar aşağılayıcı olduğunun göstergesidir. Tek Tanrılı din anlayışına geçilmesiyle beraber kadının can verme gücü erkeğe bağlanarak erkeğin de bu gücü kullanmasıyla yeryüzünde uygarlıklar yaratması gibi bir durum artık hâkim olmaya başlamıştır. Yaratma gücü elinde olan kadın artık yaratılandır. Toplumdaki cinsiyet kalıpları ve kadının rolü de tüm bunlar ışığında oluşturulmaya başlanmıştır. Dinlerdeki toplumsal cinsiyet kalıplarını incelemeye Hinduizm’den başlayabiliriz.

Hinduizm, inananları tarafından bir dinden ziyade bir hayat tarzı olarak benimsenmektedir, çünkü kutsal kitapları olan Manu Kanunnamesi ya da Manusmriti, bireyin yaşama biçimine varan öğütlerle bireye müdahale etmektedir. Hinduizm’in çok Tanrılı bir din anlayışı olmasına rağmen her dönem bir Tanrı öncülüğü almış ve Yüce Tanrı olarak kabul görmüştür.

Yüce Tanrılara bakıldığında erkek olmaları bizi yine toplumdaki erilliğe götürürken Hinduizm’in bir mezhebi olan Saktizm’de ‘Devi’ Ana Tanrıçasına ve feminen güçlere tapınılması da ayrı bir istisnadır. Hinduizm’deki kadın anlayışına bakıldığında neredeyse olumsuz bir tutum olduğu gözlemlenebilir. Kadın-erkek eşitliğinden söz etmenin kıyısından bile geçilemeyecek bir bakış açısına sahip olan Hinduizm’de kadın erkeği memnun etmek için yaratılmış ve kendi başına bir iş yapamayan varlık olarak adlandırılmıştır.

Kız çocukları yedi yaşından itibaren evlendirilebilir. Türk toplumlarının bir kısmında görülen erkeğin kadın için ‘başlık parası’ vermesi geleneğinin tam tersi olan Drahoma geleneği ile kız çocuğu zaten doğar doğmaz değeri olmayan bir varlıktır. Drahoma geleneğinde kız çocuğa sahip olan aileler erkek tarafına evlenirken para vermek zorundadır ve bundan dolayı da bu toplumlarda kadın maddi bir yük olarak görülür ve istenmez. Kutsal kitapta kadının asla para almaması, alırsa cehenneme gideceği yönündeki uyarılara karşılık erkeğin para alıp almaması konusunda herhangi bir söylem olmaması Drahoma geleneğinin önünü açmış olabileceği söylenmektedir. Boşanma hakkı sadece erkeğindir ve kutsal kitaba göre kadın; babasına, abisine, kocasına ya da oğluna emanettir. Bu da kadının toplum içerisinde asla özgür bir birey olarak var olamayacağının göstergesidir. Kadın, bu toplumlarda sadece kocasını memnun etmek için değil, oğluna da itaat etmek için yaratılmıştır ve yaşı ne olursa olsun kısıtlanmıştır. Manu’ya göre kadınlar doğuştan kötüdür ve bu yüzden hep denetim altında tutulmalıdır. Doğuştan kötü özelliklere sahip olan kadın yeryüzüne de cinsellikle kötülük getirmiştir. Erdemli erkekler kötü kadınları denetim altına almakla yükümlüdür. Kadının kötü olmasının nedeninin erillik ve Yaratıcının kadın tasarımıyla alakalı olduğunu söylemek isabetli olacaktır. Kutsal kitap kadını pasifleştirmiş, erkeklere eşlerini baskıyla değil de ev işleriyle meşgul tutmaları gerektiği öğüdünü vermiştir. Böylece kadının eve kapatılmaya çalışılması din tarafından meşrulaştırılmıştır. Hinduizm temelli toplumlarda düzen kutsal kitaba göre inşa edildiği için kadının her noktada aşağılandığı, cinsel hayatının hep denetim altında tutulması gerektiği gibi düşünceler toplumsal norm hâline gelmiştir. Genel yaklaşımın olumsuz olmasına karşılık kadının beddua ettiği evlerin ya da ailenin tamamen yok olacağını söyleyerek kadını hoş tutmanın önemi erkeğe aktarılarak kadına lütufta bulunulmuştur. Sonuç olarak bakıldığında Hinduizm ile beraber bu dine inanan toplumlarda kadın geri plana atılmıştır. Ataerkil bir düzene sahip olan Hindu toplumlarında Hinduizm’e kıyasla daha iyi bir anlayışla ortaya çıkan Budizm’in kurucusu olan Buda, ilk başta kadınları dine kabul etmezken zamanla aydınlanma yaşamanın kadının da hakkı olduğunu söyleyerek kadınları dine kabul etmiştir. Kadınları dine kabul etmenin yine de tehlike olduğu düşüncesinde olan Buda, Budizm’in saf hâlinin, kadınları da kabul etmeleriyle bozulduğunu söylemiştir. Kadın bu toplumlarda ötekileştirilmiş ve kötü olan her şey de kadınla özdeşleştirilmiştir. Bütünleştirici işlevi olduğu düşünülen dinlerin kadına bakış açısıyla aslında ayrıştırıcı olduğu yorumu yapılabilir.

Daha uygar toplumlara gelindiğinde sahip olunan din anlayışıyla beraber kadının yine geri plana atıldığı görülebilir. Bu noktada Eski Yunan’daki ‘en iyi kadının hiç konuşmayan kadın’ olduğu yönündeki anlayış, kadının düşüncesinin ve konuşmasının hiçbir anlam ifade etmediğini gösterir. Roma’da kadının hiçbir hak ve hukukunun olmadığı görülür. Yahudilik ve Hristiyanlığın ortaya çıktığı bu dönemlerde kadına bakışın kutsal metinlerle desteklendiği gözlemlenir.

Bu kutsal metinlerin dinler ortaya çıktıktan sonra din adamları tarafından yazılması aslında kadına dair bakış açısının zaten eril bir zihniyetle oluşturulduğunun göstergesidir.

Yahudilikte kadının yaratılışıyla birlikte aslında ikinci planda olduğu, kutsal metinlerdeki yaratılış ile ilgili maddelerle anlaşılabilir. “Kadın erkekten olmadır ve bununla beraber erkeğe aittir.” düşüncesi kadının yaratılışına ait aşağıdaki kutsal metin anlatılarında görülebilir.

‘‘… Âdem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den aldığı bir kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi.” (Yaratılış, 2 / 21-22)

Kadının hiçbir dinsel değeri olmamakla birlikte din, kadını aile kavramıyla eve hapsetmiştir. Poligaminin (çokeşlilik) egemen olduğu toplumsal yaşantıda Tevrat’a göre evlilik, boşanma ve mülkiyet gibi konularda buyurular şaşılmayacak derecede erkeği ön planda tutar. Bu konu hakkında Tevrat’ta;

“İsrail, (diğer ismiyle Hz. Yakup) o gece kalktı; iki karısını, iki cariyesini, on bir oğlunu yanına alıp Yakbuk Irmağı’nın sığ yerinden karşıya geçti.” (Yaratılış, 32 / 22)

denilmektedir. Bununla birlikte erkeğin birden fazla eşinin olabileceği görülür. Boşanma hakkı da Tevrat tarafından erkeğe verilmiştir. Günümüz Yahudi toplumlarına bakıldığı zaman kadının aşağılanmasının çok olmamakla beraber, temelde kadına bakışın neredeyse hâlâ aynı olduğu görülür.

Yahudilik ile toplumda var olan kadına bakış açısının Hristiyanlık ile beraber daha da şiddetlendiğini söylemek doğru olacaktır. “Yaşamı yaratan kim?” sorusundan sonra “Yeryüzüne kötülüğü getiren kim?” sorusunun cevabı Hristiyanlıkla beraber aranmaya başlanmıştır. Yahudilikten devralınan cennetten kovulma öyküsü ile birlikte Hristiyanlıkta ‘ilk cinsellik günahının sorumlusu olarak kadın’, yeryüzündeki kötülüğün nedeni olarak gösterilmiştir. Kadınlığın prototipi olan Havva, günah olan meyveyi erkekliğin prototipi olan Âdem’e yedirerek cennetten kovulmasına neden olmuştur. Bunun sonucu olarak kadının doğum süresi, acısı, yeryüzündeki açlık ve kıtlık, savaşlar buna göre düzenlenmiştir. “Havva’nın bu ‘suçu’ yüzünden Âdem de artık ekmeğini ter dökerek kazanacak ve Havva da acı içinde çocuk doğurarak yeni bir nesil yetiştirecek.” şeklindeki inanışlar toplumda kadının ve erkeğin rolünün temellerini atmıştır. 19. yüzyılda doğum sırasında acıyı hafifletecek yöntemler bulunduğunda çok dindar olduğu bilinen İngiltere kraliçesi Viktorya’nın Kutsal Kitap emrine aykırı olduğu için bu uygulamayı yasakladığı bilinir. Bakıldığında kadın sadece doğurması ile değil aynı zamanda acı içerisinde doğurması ile var olmalıdır. Dindar toplumlardaki ailelerde belki de sezaryen doğumun özellikle tercih edilmeme sebebinin bu olabileceği göz önünde bulundurulabilir. Kadın, cinselliği sadece çocuk yapmak için yaşamalıdır çünkü doğurganlığı getirmeyen cinsellik ‘ilk günah’ı temsil etmektedir. Bu da aslında inanışın hâkim olduğu toplumlarda kadının bekâretini her zaman koruması ve sadece çocuk yapmak istediği zaman cinsellik yaşaması gerektiğine götürebilir. Evlenme konusunda Hristiyanlık, bekâr olmanın aslında Tanrıya ulaşmak için daha iyi olduğunu söyler ve bekâr olarak İsa’nın nişanlısı olacak olan kadının aşağı statüden kurtulacağını aktarır. Evliliğin, yaşanan evlilik dışı cinsel ilişkiyi önlemek için olması gerektiği aktarılır;

“Adam için kadına dokunmamak iyidir. Fakat zinalardan dolayı herkesin kendi karısı olsun. Fakat emir olarak değil, izin olarak bunu diyorum. Lakin bütün insanların benim kendim gibi olmalarını istiyorum. Fakat evlenmemişlere ve dul kalmışlara diyorum: Benim gibi kalsalar onlar için iyidir. Eğer imsakleri yoksa evlensinler. Çünkü yanmaktan ise evlenmek daha iyidir.” (Korintoslulara I. Mektup, 7)

Hristiyanlıktaki bekârlık ve cinsellik toplumsal normların farklı olmasıyla beraber cinselliğin sürekli vurgulanması geleneksel ahlak temellerinin bu düşünce üzerine kurulduğunu gösterir diyebiliriz. Cinselliğin olmamasının Tanrıya yaklaşmak olduğu yönündeki aktarım, cinselliğin yaşanılmaması gerektiği ve utanç dolu olduğu fikrini pekiştirmiş, cinsellik kadın bedenine atfedilmiştir. Böylece kadın bedeni bir bakıma toplumsal denetim hâlindedir. Tarihsel açıdan bakıldığında da kadın bedeninin sürekli denetlendiği ve bu olgunun da dirence sahip olduğu açıktır.

Hristiyanlıkta boşanma konusunda ilk defa erkeğin lehine bir emir bulunmamaktadır. “Karısını fuhuştan başka bir nedenle boşayıp başkasıyla evlenen, zina etmiş olur. Boşanan kadınla evlenen de zina etmiş olur .(Matta, 19:9) emriyle erkeğe keyfine bağlı bir boşanma yasaklanmıştır. Kutsal kitapla birlikte evlilik, cinsellik ile sınırlandırılmıştır. Evlilikte yaşanacak problemler noktasında herhangi bir buyruğu olmaması ile kutsal kitap, kadın ve erkeği çaresiz bırakmıştır. Ataerkil düzenin destekçisi olan Hristiyanlık ile kadın ve erkeğe roller biçilmiş, bu biçilen roller toplumda da kadın ve erkeğin üzerine giydirilmiştir.

Yahudilik ve Yahudiliğin devamı niteliğinde olan Hristiyanlıkta, kadının sosyal hayatta yerinin olmamasıyla birlikte eğitim hakkının da olmadığı bilinmektedir. Eğitimle birlikte üst mertebeye gelmek isteyen kadın, erkek Yaratıcı tarafından ketlenmiş ve iktidarın hep erkekte olduğu düşüncesi toplumda da kendine yer bulmuştur. Eski Ahit ve Kuran-ı Kerim’in birbirine benzemesi yönündeki düşüncelere bakılacak olursa kadının toplumdaki yerini ve toplumsal cinsiyet kalıpyargılarını İslamiyet penceresinden de incelemek doğru olacaktır.

İslamiyet, 7. yüzyılda ortaya çıkmasıyla beraber politik bir toplum olarak egemenlik kurmuştur. Kendinden önce olan dinlerin bir sentezi olduğuna inanılan İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlık geleneğinin bazı izlerini reddeder. Diğer tek Tanrılı iki dine karşın İslamiyet’in geldiği toplumlarda devlet işinin ve dinin iç içe olması toplumsal düzenlemeleri de etkilemiştir. Yahudi ve Hristiyan geleneği ile birlikte İslam’a da sirayet eden kadının erkekten yaratıldığı durumu, çoğu İslam düşünürü tarafından reddedilmiştir. Düşünürler, “kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılması” inancının İslam’a hadis ve tefsirlerle girdiğini; Kuran’da böyle bir kanıt olmadığını belirtmiştir. Yahudi ve Hristiyanlık geleneğinde yer alan ‘Havva’ imgesi Kuran’da yer almamaktadır ve insanlığın prototipi olan ilkel çift şeytana yenik düşmüştür. Bu noktada yeryüzüne kötülüğü kadının getirdiği ya da kadının kötü özelliklere sahip olduğu inancı, İslami toplumlarında mevcut değildir. Toplumsal düzene; evlilik, boşanma ve miras gibi konularda Kuran ile düzenlemeler getiren İslamiyet, bu konularda kadını erkek ile olması gerektiği gibi eşit tutmuş, ikinci plana atmamıştır. “Anne ve baba ile akrabaların bıraktıklarından erkekler için bir pay vardır; anne ve baba ile akrabanın bıraktıklarından kadınlar için de bir pay vardır. Bunun azından ve çoğundan farz kılınmış bir pay vardır.” (Kuran, 4:7). Bu ayetle birlikte kadının da erkek gibi mirastan pay sahibi olduğu aktarılmıştır. Evlilik konusunda da kadın-erkek eşitliğinin olduğu görülen İslamiyet’te bireyin istediğiyle evlenebileceği yönünde ayetler mevcuttur. Çok eşlilik konusunda kesin bir hüküm belirtmeyen Kuran, çok eşliliği yasaklamamıştır, bu yasaklamanın olmayışı da İslam toplumlarında çok eşlilik konusunda esneklik olduğunun göstergesidir. İslamiyet ile birlikte cinsiyet eşitliğinin bazı konularda var olduğu görülürken, ataerkil bir toplumun dini olması sebebiyle de İslamiyet’in erkeği öncü kıldığı noktalar da vardır. Genel çerçevede kadın Peygamberler olmasına rağmen kitap indirilen Peygamberlere bakıldığında hepsinin erkek olması, Yaratıcının dini yayma gücünü erkeğe verdiğinin göstermektedir.

Cinselliğe ve arzuya karşı olmayan İslamiyet’in, aksine onu kendi bünyesine entegre edip ayetlerde de bundan bahsettiği görülmüştür. Bu entegre hâl aslında toplumlara, cinselliğin somutlaştırılmış ifadesi olan kadın bedeninin denetim altında tutulması zorunluluğunu getirir. İslamiyet’te kadın bedeni bir bakıma erkeğe bahşedilmiştir. Bu “Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın.’ (Kuran, 2:223) ayetiyle görülebilir. Kadının daha önceki toplumlarda da hep toprakla özdeşleştirildiği tekrar göz önüne alınırsa kadın rahminin toprağa ve erkek sperminin de tohuma benzetilme metaforu Eski Ahit’ten öncelere dayanır. “Toprak, insana ihtiyacı olan her şeyi sunan dişil maddedir.” Anaerkil toplumdaki her şeyi yaratan ve bereketin simgesi olan kadın bedeni, ataerkil anlayışla beraber tabiri caizse erkeğin ‘can veren tohumu’nu taşıyan bir araca dönüşmüştür. Kadının yaratıcılığı sınırlandırılmıştır ve erkeğin üremede oynadığı rol belki de Yaratıcının dünyadaki yansımasıdır. Kadın bedenine bakış açısıyla birlikte İslamiyet kadına örtünmeyi emreder;

“Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Açıkta kalanlardan başka süslerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları, hizmetlerinde bulunan köleleri ve cariyeleri, cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.” (Kuran, 4:31).

Kadın bedeninin belli uzuvlarının başkaları tarafından görülmesi cinsel arzu uyandırabileceği sebebiyle kadına yasaklanmıştır. İslamiyet’e göre örtü, kadının saflığının sembolüdür. Kadına bu sakınma emredilirken erkeğe bu konuda bir şey emredilmemiştir. Bu noktada erkeğin erkekliğini; kadının kadınlığını bilmesinin anlamı olan örtünme, toplumsal ve kültürel olarak kadın-erkek hiyerarşisini mutlaklaştırmıştır. Toplumu önemseyen bir din olan İslamiyet, aynı zamanda kadını bedeninden ötürü dış etkenlerden giyim ile ötekileştirerek çelişkiye sebep olmuştur. Örtünme sadece İslamiyet’e özgü olmayıp daha önceki toplumlarda da Yahudilerde, Bizanslılarda üst sınıflarda olan bir uygulamadır. Ataerkil düzene sahip eski toplumlarda bekâr olan kadınlarla evli ve saygın olan kadınların ayrımında kullanılan örtünme uygulaması, sadece kadının statüsünü aşağılamakla kalmamış aynı zamanda kadınlar arasındaki sınıfsal hiyerarşiyi de ortaya çıkarmıştır. Kadının aksine sınıfsal hiyerarşi erkeklerde yaptığı iş ve üretime bağlı olarak belirlenmiştir.

Genel olarak toplumlara ve din anlayışlarına bakıldığında kadın hep cinsiyetinden ötürü ayrımcılığa uğramıştır. Cinsiyet ayrımcılığının hangi yolla olduğu ve derecesi toplumlara göre değişmektedir. Dinsel söylem ve pratiklerin kadını hem özgürleştirdiği hem de baskılayıcı bir güç uygulayarak kısıtladığı söylenebilir. Din, kadının toplumdaki rolünün nasıl olması gerektiği noktasında cinsiyet farklılıklarını meşrulaştırır. Toplumlarda yer alan düşünceye göre kadın ve erkek aslında eşittir ama dinlere göre bu dünyadaki rolleri farklıdır. Toplumlardaki hâkim olan cinsiyet eşitsizliği durumunu bir çift ayakkabıya benzetirsek ayakkabının sağ ve sol teki ancak bir araya geldiğinde tamdır ve eğer ters giyilirse yürümekte zorlanılır çünkü mevcut bir kalıp vardır. Toplumlarda bu kalıpların ve iktidarın kaynağı tanrısallıktır. Bu tanrısallık, toplumları ataerkilliğe götürür ve kadın bu düzen içerisinde her zaman kendi kaderini belirleme mücadelesine girmiştir. Kadının yaratılışından ötürü erkekten aşağı olduğunu düşünmek hatalı olacaktır. Dinlerin ortak görüşü insanın iyi olması ise dinen ve dolaylı olarak da toplumsal cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırmak gerekir. Bu hususta toplumlar çözümü olmayan sayısız sorunlarla doludur. Cinsiyet ayrımcılığının temelinin çok eskiye dayanmasıyla birlikte bu konuya ilişkin çözümün de çok uzun zaman alacağı söylenebilir. Öznenin öteki üzerinde iktidar kurma çabası azaldıkça bireysel değişimler toplumsal değişimlere dönüşecektir. Bu değişimler belki de dinsel açıdan ters düşecektir ama dinin esas anlatmaya çalıştığı şey hep göz önünde bulundurulmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

Arslan, H. (2014). Budizm’de kadının konumu. Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 39, 147-179.

Berktay, F. (2016). Tek Tanrılı dinler karşısında kadın, Hıristiyanlıkta ve İslamiyet’te kadının statüsüne karşılaştırmalı bir yaklaşım. İstanbul: Metis Yayınları.

Demirdağ, M. (2017). Anatanrıça ikonografisi ve anaerkillik. Bilge Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 1(1), 6-18.

Dökmen, Z. (2017). Toplumsal cinsiyet. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Ersöz, E. (2007). Manu Kanunnamesi’ne göre Hinduizm. (Yayımlanmamış Yüksek Lisans   Tezi). Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir.

Gürhan, N. (2010). Toplumsal cinsiyet ve din. Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, 4, 58-80.

İncil.

Karakaya, H. (2018). Toplumsal cinsiyet algısı, din ve kadın. Journal of Analytic Divinity, 2(2), 36-62.

Kaval, M. (2016). İlahi dinlerde kadının kıyamet problemi. Akademik Bakış Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler Dergisi, 55, 306-324.

Kur’an-ı Kerim.

Taslaman, C. ve Taslaman, F. (2019). İslam ve kadın. İstanbul: İstanbul Yayınevi.

Tevrat.

Comments are closed.