Veganizm ve Türcülük Üzerine


 

Emine Bayraktar
Psikolog

 

Veganizm, hayvanların duyarlı canlılar olması kabulünden hareketle türcülüğe; feminizm ise temel insan haklarından olan eşitlik ilkesinden hareketle cinsiyetçiliğe karşı verilen mücadele alanları olarak tanımlanabilir kabaca. Bu iki mücadele alanı birbiriyle iç içedir.

Carol J. Adams, feminist-vejetaryen eleştirel kuramı ortaya attığı ve bu yazının da temel kaynağını oluşturan kitabı, Etin Cinsel Politikası’nın Türkçe baskısının önsözünde “(…) yalnızca kadınlara değil, egemen olmayan bütün diğer insanlara ve hayvanlara yönelik cinsel şiddet ile kötü muamele arasında bir bağıntı olduğunu savunuyorum’’ diyor. Bu bağıntı farklı açılardan ele alınabilir.

Ataerkil dünyada kadın ve hayvanın özne olarak değil, bir nesne olarak algılanması yaygın bir tutumdur. Hayvanların nesneleştirilmesini, ülkemizin bazı bölgelerinde hayvanlar için “mal’’ ifadesinin kullanılmasında görebiliriz. Sıkça kullanılan “mal gibi kalmak/bakmak/durmak’’ gibi argo tabirlerle de aslında insanlar, hayvan oldukları imasıyla aşağılanırlar. Zira hayvan olmak aşağılık bir varoluş şeklidir! Yine genellikle bir kadınla cinsel birliktelik yaşandığı anlamında kullanılan “mala vurmak’’ tabirinde de kadın cinsiyetinin metalaştırıldığı görülmektedir. Toplumumuzda “kız isteme’’ olarak adlandırılan evlilik öncesi ritüel ise baştan ayağa kadının metalaştırılmasıdır. Bir defa “kadın’’ ifadesi yerine “kız” ifadesinin kullanılması elbette masum bir tesadüf değil; kadının bekâretine yapılan bir vurgudur. İsteme eylemi, kadının ailesince “kızı sattık/verdik’’; karşı tarafça ise “kızı aldık’’ söylemlerini beraberinde getirir. Bir meta konumuna itilerek istenen, alınan, verilen aslında bir özne olan kadındır. Bu ritüellerin bir parçası da kadının ailesine çeyiz, başlık ve süt parası adı altında verilen paralar ve hediyelerdir. Bir zamanlar evlilik vesilesiyle kadınların satılması, günümüzdeki hayvan ticareti kadar meşru görülmekteydi.

Nesneleştirilmek dışında, kadınların ve hayvanların bir diğer ortak noktası maruz kaldıkları tahakkümdür. Cinsiyetçiliğin altında, biyolojik cinsiyetler arasındaki farklılıklardan ziyade, eril tahakküm; türcülüğün altındaysa, türler arasındaki farklılıklardan ziyade, insan tahakkümü yatmaktadır. Eril tahakkümün ve insan tahakkümünün birey ve gruplarda yarattığı tahribat son derece benzerdir. Brophy bu durumu, “Sanayileşmiş Batı dünyasının kadınları, bugün aslında modern bir hayvanat bahçesindeki hayvanlar gibidir. Demir parmaklıklar yok. Kafesler de görünüşe göre yasaklanmış. Yine de uygulamada kadınlar, ez az hayvanların çitlerin ardında tutulması kadar sıkı bir disiplinle yerlerinde tutulmaktadır.” şeklinde özetlemiştir. Bir kadın, hayatında olan ya da olmayan erkek tarafından, yaşam şekliyle ilgili ne giyip giyemeyeceği, kiminle görüşüp görüşemeyeceği, evden çıkıp çıkamayacağı, nereye gidip gidemeyeceği gibi sonsuz çeşitlilikteki kontrol edilme davranışlarına maruz kalabilmektedir. Bu tahakkümün kat be kat ağırı ise hayvanat bahçeleri, sirkler, akvaryumlar, deney laboratuvarları, mezbahalar, endüstriyel çiftlikler, faytonlar ve daha pek çok yerde hayvanlara hem kadın hem de erkek eliyle doğrudan ve dolaylı olarak yaşatılmaktadır. Örneğin, balıkları akvaryumlara hapseden kişi doğrudan; akvaryumlara giderek balıkların mahkûmiyetinin sürmesine katkıda bulunan kişi ise dolaylı olarak bu mahkûmiyeti var ederler. Burada vurgulanması gereken hayvan üzerinde dolaylı olarak tahakküm kuran insan sayısının, doğrudan tahakküm kuran insan sayısından çok daha fazla olmasıdır.

Dişilerin doğurganlığı ise her iki tahakküm türünün de en bariz görüldüğü alandır. Günümüzde devlet erkanı tarafından yapılan “en az üç çocuk’’ açıklamalarından, evli bir kadının eşinin rızası olmaması hâlinde kürtaj yaptıramamasına kadar pek çok uygulama ve yaşantı; eril tahakkümün, kadınların doğurganlığını kontrol altında tutmaya çalıştığını göstermektedir. Diğer taraftaysa Zülal Kalkandelen hayvancılığı, “neredeyse tamamen dişi sömürüsü üzerine kurulu’’ diye betimler. Hayvancılık endüstrisindeki dişi hayvanların doğurganlığı çok daha açık ve sert bir tahakküm altındadır. Kalkandelen şöyle devam eder: “İnekleri ele alırsak, gebeliğin gerçekleşmesi için bu hayvanlar, çiftliklerde ve fabrikalarda yapay olarak gebe bırakılır. Bunun için de öncelikle boğalardan spermler elektrikli bir ejekülatör aracılığıyla yapay bir vajinanın içine alınır. Tohumlama yönteminin yapıldığı aletin adı ise “tecavüz askısı’’, İngilizcesi “rape rack’’. Dişi hayvanlar, çelikten bir askıya bağlanır ve genital kanallarına insan kolu sokulma suretiyle sperm bırakılarak dölleme gerçekleştirilir.’’ Türcü bakış açısıyla “suni dölleme’’ denilen ama aslında düpedüz tecavüz olan bu işlem(!) neticesinde, dişi hayvan rızası dışında bir gebelik ve doğuma maruz bırakılır. Doğumdan sonra yavru, annesinin sütünü içemeden anneden ayrılır. Anne ise insanların sofralarında yerini alacak olan sütü için, hayatı boyunca tekrarlayan bu döngünün içinde bir süt makinesi gibi sömürülmeye devam eder.

“Etin cinsel politikası aynı zamanda erkeklerin et yemeye ihtiyacı olduğu, hakkı olduğu ve et yemenin yiğitlikle alakalı bir erkek aktivitesi olduğu sanısıdır.’’ der Carol J. Adams. Güçlü, saldırgan, sinirli, mert, cesur olmak gibi erkekliğe has görülen özellikler et tüketimi; dingin, sakin, sabırlı, duygusal, hassas olmak gibi kadınlığa has görülen özellikler ise et dışındaki beslenme seçenekleriyle ilişki görülegelmiştir. Geçmiş zamanlarda avcılığın erkeklerin, toplayıcılığın ise kadınların sorumluluğundaki işler olarak görülmesi de bu olguyu ortaya çıkaran etmenlerdendir. Et yememek özellikle erkek bireyler için bir zayıflık göstergesi olarak görülebilmektedir. Adams şöyle devam etmektedir: “Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. (…) Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor.’’ Erkeğin ağırlıklı olarak et ile beslenmesi, hayvan bedeni üzerindeki tahakkümünün bir çıktısıdır. Bu çıktının, kadın bedeni üzerindeki tahakküm konusunda da erke bir zemin hazırladığı söylenebilir.

Erkeklerin “erkek besininden” vazgeçme oranlarının, kadınlara göre daha düşük olması beklendik bir durum. Çünkü kadınlar, hayvanların maruz kaldığı kötü muamele ve hak ihlallerine, cinsiyetlerinden ötürü çok daha aşinalar.

Feminizm, kadın-erkek eşitliğini yasalar nezdinde ve uygulamalarda sağlamak için verilen topyekûn bir mücadeledir. Bu mücadele evde, iş yerinde, parklarda, sokaklarda, toplu taşımalarda, tarlada, sofrada ve diğer her yerdedir. Feminizmin sadece kadına yöneltilen şiddete karşı durma gibi bir lüksü yoktur. Dolayısıyla şiddete topyekûn bir karşı duruş, hiç kuşkusuz hayvanlara yönelik olanı da kapsamalıdır. Bunun için öncelikle feminizm pratiklerinde, hayvanların birer birey gibi konumlandırılması gerekmektedir. Bunun aksi, türcü bir feminist yaklaşımını hâkim kılar. Feminizm ve veganizm omuz omuza verilerek yürütülmesi gereken mücadelelerdir.

Yararlanılan Kaynaklar

Adams, C. J. (2005). Patriyarka, kadınlar ve vejetaryenlik. (E. Gen, Çev.). Birikim Dergisi, 195.  https://bit.ly/2tk0XbH

Adams, C. J. (2017). Etin cinsel politikası. (G. Tezcan ve M. E. Boyacıoğlu, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 2010).

Brophy, B. (1967). Don’t never forget: Collected views and reviews. New York: Holt, Rinehart and Winston. 

Kalkandelen, Z. (2018). Vegan devrimi ve hayvan özgürlüğü. Türkiye: Kült Neşriyat.

Seran, S. C. ve Demir, H. (2017, 19 Mayıs). Vejetaryenliğin tarihçesi ve epidemiyoloji. Gaia Dergi.  https://bit.ly/2GsL37a

*Kardeş dergimiz Onto Online Psikoloji Dergisi’nin 15. sayısında yer alan “Veganizm ve Psikoloji Üzerine’’ başlıklı yazım, bu yazının öncülü niteliğindedir. Bu yazının öncesinde onu okumanızı tavsiye ederim. Yazıya şu linkten erişebilirsiniz. https://bit.ly/2N3hYzK