“İdeal” Kimliklerin Ötesi ve Homofobi


 

Umut Güven
Kaos GL Dergisi Editörü

 

Okumalarımdan derlediğim bu yazıyla, çeşitli kimliklere olan bakış açımıza ve toplumsal normların etkisiyle oluşan çok katmanlı homofobiye değinmek ve bu konuyu tartışmaya açmak istiyorum. Böylece yaşamlarımızda daima kendini bir şekilde gösteren homofobinin daha gizil kalmış yönlerine dair bir giriş yapabilmeyi umuyorum.

Bu yolda ilk olarak, kendi kimliklerimiz üstünden var ettiğimiz “öteki” kimlikleri daha net yorumlayabilmek için, kimliklerin toplumsal alt yapısını yüzeysel de olsa ele almak yerinde olacaktır.

Toplumsal alan, her daim zıttını ve ikiliğini barındıran bir yapı olarak hâlini sürdürmektedir. Tıpkı toplumsal alan gibi toplumumuzda hâlâ konuşulması zor, kapıları kapalı olan cinsellik ve cinsiyet olgusu da kendi içinde ikilikler inşa etmekte ve yaşamlarımızın her anında bu gerçekliğini yansıtmaktadır. Bu noktada kimliklerin ikilikler üstünden tanımlanması, bazı sorunlar ortaya çıkarırken, “çeşitli” cinsel kimlikler görmezden gelinmekte ve bu çeşitlilikler “farklı olan” şeklinde konumlandırılmaktadır. Bu algılanma şeklinin de tartışılmasına ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum.

Bu zıtlık ve ikilik anlayışının örneklerini cinsiyeti tek tipleştirip, kadın ve erkek diye keskin sınırlarla ayırmak, ilişkilenme biçimlerini yalnızca kadın ve erkek ikiliği üstünden tanımlamak, kadını feminen kalıplara, erkeği maskülen sınırlara hapsetmek ve bu kalıpları kendi içlerinde idealleştirmek olarak sıralayabiliriz.

Heteronormatif düzen ve zihniyet, toplumsal cinsiyet kategorilerini ve bunlar üzerinden oluşan kalıp yargıları var etmektedir. Eşcinsel kimliğin oluşumu, bu aşamada toplum normlarından etkilenmektedir. Bu normlar ise heteroseksüel ve natrans yönelim ve kimliklerin dışında kalan “çeşitliliği”, “farklı/diğer olan” üstünden tanımlayarak ötekileştirmeye açık hâle getirmektedir. Bu ön kabullerden yalnızca erkekler, natrans veya heteroseksüel kişilerin değil, bir şekilde bu toplumun parçası olan çoğu kişinin etkilendiğini ileri sürmemiz mümkündür.

Bu noktadan hareketle kimlik, bir nitelikler ve özellikler bütünü çerçevesinde tanımlandığından dolayı, farklılıkları ortaya koyan bir işlev kazanmıştır zaman içinde. Başka bir deyişle, “kimlik, bazı insanlarla nelerinizin ortak olduğuna ve sizi başkalarından neyin farklılaştırdığına ilişkin ait olma sorunu” olarak değerlendirilebilir.

Cinsellik ve cinsiyetin tamamen kurgusal gerçekler olduğu ve toplumlarca inşa edildiği kabulüyle bakacak olursak, bizlerin de bu yöndeki davranışlarını bir performans olarak ifade etmek yerinde olacaktır. İnşa edilen ve kabul gören rollere uygun oynamak, toplumca “farklı” ilan edilenle aramıza bir mesafe koymamıza neden olur. Dolayısıyla toplumsal kabulleri sorgulamadığımız sürece, kendi kimliğimizi kadın, trans, eşcinsel, heteroseksüel vb. olarak nasıl tanımladığımızdan öte, “diğer” gördüklerimizle kendimizi nasıl konumladığımız önem kazanmaktadır. Böylece, kimliğimizi konumlandırma hâllerimize göre de en başta dediğimiz toplumsal alandaki ikilikleri ve zıtlıkları sürdürmeye devam etmiş oluyoruz çoğu zaman. Bu yüzden de yazımın devamında, daha net bir örnek olması adına LGBTİ+ hareketinin içinde dahi kendini sıklıkla gösterebilen, gizil kalmış bir homofobiden bahsedeceğim.

Bu ikilik ve zıtlıkları sürdürüş hâlimiz çoğu zaman görünür olmayan şekilde yaşamlarımızda yer almaktadır. Süreç, “kodlamalar” ile gelişmekte ve devam etmektedir. Toplumsal cinsiyet rollerinin ve toplumda büyük bir işlevselliğe sahip olan kimliklerin aktifliğini sağlayan şey, bireylerin bedenlerine ve zihinlerine işleme süreci olan bu kodlamalardır. Kodlamalar doğumdan başlayarak devam eden bir süreçtir. Çoğu kodlama ise ne yazık ki oldukça cinsiyetçi normlara sahiptir.

Butler’ın ifade ettiği üzere bu kodlamalar, insanların kendilerinde “doğal” olanı kurgulamaktadır. Bu da cinsiyetin ve özellikle toplumsal cinsiyetin performatif bir edim olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Performatiflik eylem olarak kişilerin kendi özlerinde ürettikleri, kendiliğinden gerçekleşen bir süreç olmakla beraber, söylem ve iktidar etkisine oldukça açık bir süreçtir.

Toplumlarda genel geçer kabul edilen normatif kurallar bütünü hâkimdir. Yasalarca çerçevesi çizilmiş olan evlilik, cinsel birleşme ve ‘makul’ sosyalleşme biçimleri normatif biçimde sıralanmıştır. Butler, tam da bu yasanın etkisine vurgu yaparak performatif hâli yaratan şeyin yasa olduğunu söylemektedir.

Bu duruma verilebilecek örneklerden birisi, kültürel bir kurgunun sonucunda oluşan feminen ve maskülen kategorilerini eşcinsellerin de yaşam pratiklerinde “öteki” üstünden ifade edip, “ideal” performatif hâli sağlama gayesinde bulunabilmeleridir. Yani, bir şekilde heteroseksizmin ablukası altında yaşamını sürdüren kişiler de toplumsal cinsiyet rollerini ve kategorilerini kendi hayatlarına yansıtabilmektedirler.

Bu konuda Butler, kimlik kategorilerinin baskıcı yapıların normalleştirme kategorileri ve tam da bu baskıya karşı özgürleşmeci bir itirazın toplanma noktası olarak, düzenleyici rejimlerin enstrümanı olma eğilimi sergilediğini söylemektedir.

Bir eşcinsel erkek, bir başkası tarafından “daha az” erkek olarak ötekileştiriliyor ve farklılaştırılıyorken, o ötekileştirilen kişi de bir başka eşcinsel erkeği kendisine göre “daha feminen” olmasından dolayı ötekileştirebilmektedir. Tüm bu süreçte kimlikler, daima ikilikler ve zıtlıklar üstünden kendini tanımlamaya devam etmekte ve kişilerin en “ideal” olan kimlik performansını sürdürme çabasıyla kendini var etmektedir.

Dünyada ve özellikle Türkiye’de özgürleştirici eşcinsel hareketlere baktığımızda kısım kısım örgütlerin ve eşcinsellerin bireysel ya da kolektif bir biçimde heteroseksist sisteme uyum sağlama, “normalleşme” ve aynı statüye gelme çabalarının olduğunu, bu durumun çok görünür bir şekilde gerçekleşmediğini fark edebiliriz. Bu bazen Butler’ın da dediği gibi baskıcı bir politikanın sonucu olarak ortaya çıkabilirken, bazen de sistemi inşa eden temel toplumsal cinsiyet paradigmasına destek verecek nitelikte işlevselleşebilir.

Tüm bu durumu, çok katmanlı gizil homofobi olarak isimlendirmemiz yerinde olacaktır. Her gün sokakta, mecliste, okullarda karşı karşıya kaldığımız ayrımcı ideolojilerin ötesinde, kendi yaşamlarımızda da bir şekilde o kadar net fark etmesek de sadece “farklı” gördüğümüz birine karşı duyduğumuz en ufak huzursuzluk hissiyle bile kendini var edebilen bir gerçeklikten bahsediyorum.

Gerek LGBTİ+ hareketi gerekse kadın hareketi bağlamında düşündüğümüzde, tam da bu noktadan hareketle, görünmeyeni görünür kılmanın önemine inanıyorum. Heteroseksist düzende oluşan feminen ve maskülen kategorilerini eşcinsellerin kendi kolektif ve bireysel ilişkilerinde, cinselliklerinde ve sosyal hayatlarında nasıl tekrar ettiklerini açığa vururken; feminen ve maskülen ifade örneğinin çok ötesinde, yaşamlarımız ve örgütlü hareketlerimizde bunun benzeri birçok durum olduğu gerçeğini de sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum.

Yararlanılan Kaynaklar

Butler, J. (2014). Cinsiyet belası: Feminizm ve kimliğin altüst edilmesi. (B. Ertür, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1990).

Karaduman, S. (2010). Modernizmden postmodernizme kimliğin yapısal dönüşümü, Journal of Yasar University, 17(5), 2886-2899.

Öztürk, Ş. (2011). Cinsel yönelimler ve Queer kuram. Cogito, 65-66, 5-6.

Türk, H. B. (2008). Eril tahakkümü yeniden düşünmek: Erkeklik çalışmaları içi bir imkân olarak Pierre Bourdieu. Toplum ve Bilim Dergisi, 112, 119-147.

Weeks, J. (1998). Farklılığın değeri. J. Rutherford (Ed.), Kimlik: Topluluk/kimlik/farklılık içinde (ss-88-100). (İ. Sağlamer, Çev.). İstanbul: Sarmal Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1990).

Yaylacı, G. F. (2014). Yeni toplumsal hareketler ve kimlik. Yeni toplumsal hareketler (3.baskı) içinde (ss. 84-103). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Yüksel, A. (2007). Erkekliğin ve kadınlığın toplumsal kuruluşu ve değişimi. Kaos GL Dergisi, 32, 18-19.