Hebhinark


Tandır

Bizim burada kadın evin birçok şeyidir. Çamaşırcısı, bulaşıkçısı, aşçısı, çocuk bakıcısı, fırıncısı… Saydıklarımın çoğu tamam ama fırıncı kadın bir garip gelmiştir belki size. Zaten bizim oraların fırınları da bir gariptir. Ya bir de bu fırınları kadınların kendilerinin inşa etmesine ne demeli! Onların yaptıkları fırınlara tandır deriz. Tandırlar, dipsiz kuyuları andırıyor insana. İzliyorum büyülenmiş gibi. Alevler yükseliyor. Soluyor. Köz oluyor. Sönüyor. Kül oluyor. Zihnim dolup taşıyor. Olan bitenler kendilerini hatırlatmak için yarışıyor adeta. Bir şey fark ediyorum. Annelerimizin kollarında tüylerin olmayışını organik beslenmeye dayandırmamız, her şeyi kapitalizme dayandırma yanılgımızdan kaynaklanıyormuş. Meğer tüyleri tandırda ekmek pişirirken yanıyormuş. Hepsinin kolunda neredeyse birkaç tane tandırdan kalma yanık izi vardır. Acaba ne düşünüp de ateşi unutuyorlardı ki? Ekmek pişirmeyi bitirdikten sonra hangi işi yapacaklarını mı? Yoksa uğradıkları olağan haksızlıkları mı? Hem kolları tandırın kenarına yapışıp canları yandığında, unutuyorlar mıydı düşündüklerini? Hatırlıyorum. Bir de tandıra düşüp ölen kadınlar vardı. Düşüp ölümden kurtulanlar da. Onlar daha başka ölüyorlardı: Bedenlerindeki derin yanıklar eşleri tarafından mazeret gösterilip üzerlerine kuma getirilerek…  Çocukluğumda buna benzer kaç olay duydum artık hatırlamıyorum bile. Ama ne zaman annem ekmek pişirse çok korkardım tandıra düşmesinden. Hiç ayrılmazdım yanı başından. Şu an yine dibinde oturuyorum. O, ekmeğin pişip pişmediğini ustalıkla izliyor. Ben ise hayranlıkla onun emeğini. Alevler sönüyor. Kül oluyor…

 


Bûka Baranê

Bûka Baranê bizim dilde gökkuşağı demektir. Türkçe tam çevirisi yağmurun gelini anlamındadır. Çocukken en sevdiğimiz şeylerden biriydi yağmur sonrasında bu renk ahengine şahitlik etmek. Nereden, kimden duymuştuk; nasıl varmıştık bu sanıya bilmiyorum ama eğer gökkuşağının üzerinden geçebilirsek, cinsiyetimizin değişeceğine inanıyorduk. O zaman ne Ömer Seyfettin’in Emine’sinin rüyasından ne Ursula K. Le Guin’in ütopyalarından, ne de o yıllarda adını bile bilmediğimiz ülkelerde gökkuşağı renklerinin LGBTİ bayrağı ilan edildiğinden haberdardık. Ne zaman yağmur yağsa arkadaşlarla dağın zirvesinde biten gökkuşağına hayranlıkla bakar, hemen planımızı yapardık. Plana göre dağda yürüyecek kadar büyüdüğümüzde, yağmur sonrası dağın tepesine çıkacaktık. Daha sonra birbirimizin ellerini sıkıca tutup gökkuşağının üzerinden zıplayacaktık. Karşıya geçtiğimizde ise her birimiz karşı cinsiyette oluverecekti işte. Bizim çözümümüz aslına bakarsanız öyle yetişkinlerinki gibi karmaşık da değildi. Cinsiyet rollerini en basit şekilde ortadan kaldırıyorduk. Gökkuşağının üzerinden bir zıplasak olay halloluyordu.