Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Üretiminde Ailenin Etkisi

 

Beyaz Mete
Psikolog

 

Her birey doğum anından itibaren bir biyolojik cinsiyete sahip olmakla birlikte bir de kendisine yaşadığı toplum tarafından biçilen rollerin içine doğduğu bir toplumsal cinsiyete sahiptir. Sosyolog Celaleddin Vatandaş’a göre biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet, geleneksel olarak birbirleriyle o derecede ilişkilidir ki onları birbirlerinden ayrı düşünmek çok zor, hatta imkânsızdır. Cinsiyet, biyolojik olarak belirlenirken; toplumsal cinsiyet daha çok toplumun değer yargıları, dini inancı, kültürü ile yaratılır ve toplumdan topluma hatta zamandan zamana değişkenlik gösterir.

Her toplumun kadına ve erkeğe biçtiği roller farklılaşmakta, toplumsal kültür ve kadının toplumsal rolleri arasında bir paralellik bulunmaktadır. Toplumsal cinsiyete ilişkin sosyokültürel farklılaşmalar, o toplumdaki kadınların ve erkeklerin hayatlarını şekillendiren en önemli etkenler arasında yer almaktadır.

Üstünde durmak istediğim konu, cinsiyet eşitsizliğinde kadının ne gibi etkisinin ve rolünün olduğunu göstermek; bu eşitsizliği ailenin çocuğu yetiştirme tarzının çocuk üzerindeki etkisini göz önünde bulundurarak yorumlamaktır. Toplumsal cinsiyet rollerini ve cinsiyet eşitsizliğini ele alan yazıları okudukça konuya bir çok açıdan bakmaya ve eşitsizliğin bölgesel olarak ne düzeyde olduğunu yorumlamaya başladım. Kendi yaşadığımız toplumu düşündüğümde gerek dini gerek kültürel açıdan olsun kadın bir nevi “güçsüz ve erkeğe ihtiyaç duyan varlık” olarak görülüyor. Aynı şekilde kocasını dinlemesi gereken, ondan izin almadan babasının evine hatta hastaneye dahi gitmeyen bir “kadın” var aslında, günümüz toplumunda. Üstelik kadınlar bu duruma “bağlılık” ve “sevgi” ifadesi olarak bakıp mahalleden arkadaş oldukları kadınlarla otururken gurur timsali cümlelerle “kocamdan izin alayım da şunu yapayım”; başka biri “benim kocam hayatta beni yalnız göndermez, çok kıskançtır” gibi sözler ederler. Bu durumu sevgi simgesi olarak içselleştirir ve nesilden nesile aktarır farkında olmadan.

Kadınlar, aile içindeki görevlerinin yanı sıra, toplumda bir birey olmanın da getirdiği yükümlülükle kendilerini sadece eve ait hissetmeyip çalışma hayatına da girmişlerdir; fakat hâlâ bir grup kadın vardır ki kendini sadece eve ait olarak hisseder ve ev işlerini görevi olarak bilir. Kadın ve erkek cinslerine dair kanaat ve tutumlar, sosyal yapıda önemli bir etkiye sahip olmakla birlikte ailedeki görev paylaşımıyla büyük ölçüde şekillenmektedir.

Bu şekillenmede kadının da oldukça büyük bir payı vardır. Örneğin, aile içerisinde kız ve erkek çocuklarına eşit muamele edilmesi, eşit fırsatlar tanınması, bilinçli ya da bilinçsiz olarak eşitlik ilkesinin yerleşmesine yardımcı olurken; ataerkil aile yapısı içerisinde kız çocukları, başta beslenme ve yetiştirilme biçimleri olmak üzere pek çok noktada erkek çocuklarından farklı muamele görmektedir. Basit örneklerle açıklamak gerekirse, kız çocuklarının anneye yemek hazırlarken ve sofrayı kurarken yardım etmesi; erkek çocuklarının ise babayla televizyon izlemesi, dışarıda top oynaması veya başka aktiviteler yapması, kız çocuğunun eve ait olduğunun ve topluma istediği vakitte katılamayacağının sinyallerini vermektedir. Annenin, farkında olmadan, kadına yönelik toplumsal cinsiyet algısının inşasında çocuğuna olan etkisi filizlenmeye başlamaktadır. Bu etki sadece kız çocuğu üzerinde değil, erkek çocuğu üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. Bunun etkilerini, erkek kardeşin okulda veya sokakta iken kız kardeşinin başka erkeklerle olan temasını engellemeye çalışması, ikinci baba rolüne girmesi, kız kardeşini korunmaya muhtaç olarak görüp kendisinin yaptığı şeylerin aynısını yapamayacağını düşünüp bu çerçevede hareket etmesi gibi durumlarında görebiliriz. Bir başka örnek ise, erkek çocuğun kız arkadaş edinmesi durumunda anne ve babanın “aslanım benim” deyip erkeği onaylaması; kız çocuğunun erkek arkadaş edinmesi durumunda ise “adı çıkacak” şeklinde yorumlayıp kıza sert tepkiler vermesi durumudur. Kız çocuğunun bisiklet sürmesini dahi “ayıp” olarak gören bir toplumdan söz ediyorum, boyu uzun diye kızları okula göndermeyen ve bu kızların artık evlilik çağı geldi diyen bir toplumdan. Bunlarla büyüyen kız çocuğu yetişkin bir birey olurken, özgüven eksikliği, yetişme koşullarının yüklediği toplumsal cinsiyet rolleri algısının etkisiyle çaresizlik ve bir tür kabullenmişlik yaşar. Öyle ki duygusal, psikolojik veya fiziksel şiddete maruz kaldığında bunu saklamayı tercih eder, mücadele edecek yeterli gücü kendinde bulamaz. Şu anki Türkiye koşullarına baktığımız zaman, kadının toplumda maruz kaldığı her türlü şiddet, can acıtıcı oranlarla gözler önünde. Benzer şekilde restoran ve kafede hesabın erkek tarafından ödenmesi, kadının bu durumu normal görüp alışkanlık hâline getirmesi de cinsiyet rolleri ayrımcılığını körükleyen ve devamını getiren günlük yaşam alışkanlığı hâlini almıştır. Bu gibi durumların altını kazıdığımızda, asla çocuğunun kötülüğünü istemeyen annenin dahi bu durumda payı olduğunu görebiliriz, diye düşünüyorum.

Toplumun zihniyetinin değişiminde veya çocukların yetiştirilme tarzları üzerinde annenin gücü ve payı oldukça büyük. Bu durumda annenin yapması gereken, öncelikle kız ve erkek çocuğuna eşit görev ve sorumluluklar yüklemesi, örneğin yemek hazırlarken “Ayşe sen sofrayı kurarken; Ahmet sen de tabakları yerleştir” gibi küçük adımlarla toplumsal cinsiyet algısı inşasının erkek ve kız çocukları açısından eşit olduğunu benimsetmeye çalışmasıdır. Anne ve baba, çocuklarını yetiştirirken çocukların cinsiyetlerine göre değil; kişisel farklılıklarına göre muamele etmeli, cinsiyetinin gerektirdiği rolleri çocuğa yüklememeli, ikisinin de eşit haklara ve koşullara sahip olması gerektiğini çocuklara aşılamaya çalışmalıdırlar.

Yararlanılan Kaynak

Vatandaş, C. (2007). Toplumsal cinsiyet ve cinsiyet rollerinin algılanışı. Sosyoloji Konferansları Dergisi, 35, 29-56.

Share :
You may also like
Feminizmin Tarihsel Panoraması ve Feministlere İlişkin Yaygın Stereotipler
Sayı 01
Kavramlar İçinde Kavramsallaşmamak Mümkün Mü? “Queer Teori”
Sayı 01