Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Bir Bakış

 

Sema Sancak
Öğretim Görevlisi

 

Toplumsal cinsiyet, toplumun cinsiyete ilişkin bize yüklediği roller ve sorumluluklardır. Hem aile hem de toplum içinde kadın ve erkek rollerinin kodlarını içselleştirerek büyümekteyiz. Bu roller yüzlerce yıl öncesinden yaşanarak öğrenilmiş pratiklerden oluşmaktadır. Çocuklarımız ailede ve çevrelerinde gördükleri davranış şekillerini rol model olarak almaktadırlar.

Kadın, genel olarak, evde ev işleri ve çocuk bakımı ile, erkek ise para kazanma, ailesini ve kadının namusunu korumakla yükümlü görülür. Aile içinde çocuklar bu duygularla ve gördükleri modellerle büyürler. Konuşmayı, oturup kalkmayı, yerde veya masada yemek yemeyi, nelere kızılıp nelere kızılmayacağını, şiddet uygulayıp uygulamamayı aile içinde öğrenirler. Kız çocukları büyürken annelerinin erkeklere hizmet edişini, yemeğin en güzel kısmının erkeklere sunulması gerektiğini görerek zihinlerine adeta kodlarlar. Kız çocukları iyi bir eş, anne ve ev kadını nasıl olunur, bir ev nasıl çekip çevrilir gibi bilgilerle donatılır. Yapılan bazı sosyolojik araştırmalarda, üniversite okuyan kız öğrencilerin dahi bir kısmının “kadın çalışmasın, kocası ona baksın” anlayışına sahip oldukları bildirilmektedir. Bu düşünceler toplumsal ve kültürel yapının bir uzantısı olarak zihinlerde yer almaktadır. TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) 2010 verilerine göre, “kadının asli görevi çocuk bakımı ve ev işleridir” düşüncesi, erkeklerin %64,7’si, kadınların ise %60,7’si tarafından kabul görmektedir. Bu bulgu, toplumda kadının, toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında nasıl algılandığına ilişkin önemli bir veri sunmaktadır. Bütün bunlar toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, bireylerin toplumda etkili ve başarılı olması, toplum içinde yaşayabilmesi, haklarını bilmesi ve kullanabilmesi ile yakından ilgilidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği; hak ve sorumlulukların kullanımında, karar mekanizmasında yer almada, istihdamda, kaynakların kullanımında ve sağlık hizmetlerine erişimde erkeklerle kadınların aynı oranda faydalanmasıdır. Toplumun yarısını kadınlar oluştursa da ne yazık ki saydığımız nedenlerden dolayı kadınlar erkeklere göre pek çok sahada daha düşük statüde yer almaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda son yirmi yıldan bu yana yapılan önemli araştırmalar sayesinde kadın çalışmaları konusunda olumlu gelişmeler yaşanmaktadır. Ancak, hızla olumlu yönde değişimler olsa da bu konudaki beklentiler henüz istenen düzeye ulaşamamıştır.

Kadına yönelik şiddet, kadınların yaşadığı ayrımcılığın belirgin özelliklerinden biridir. Toplumsal cinsiyet rollerinin ve ataerkil aile yapısının uzantısı olarak kadına yönelik şiddet “bir insan hakkı ihlali” olarak karşımıza çıkmakta ve hâlâ varlığını sürdürmektedir. Kadına yönelik şiddet kadının fiziksel, ruhsal, cinsel, ekonomik ve sosyal hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. Dahası töre cinayetleriyle kadının yaşam hakkı elinden alınmaktadır. Töre cinayetleri, kadınların babası, kocası, erkek kardeşi gibi en güvendikleri erkekler tarafından işlenmektedir. İnsanlara özellikle de çocuklara ve kadınlara karşı şiddetin kötü olduğunu ve dini ve toplumsal açıdan suç olduğunu topluma anlatmalıyız. Çünkü şiddet normalleştiği zaman artarak devam etmektedir. 2014 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Hacettepe Üniversitesi’nin birlikte gerçekleştirdiği Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre, kadına yönelik şiddet türlerinden psikolojik şiddetin %44, fiziksel şiddetin ise %36 oranında olduğu tespit edilmiştir. Yine kadının yakınları tarafından istismar edilmesi de bir şiddet türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Farkındalık ve zihinsel dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak için şiddete karşı farkındalığın yalnız kadınlara anlatılması yerine şiddet konusunun doğrudan erkeklerle çalışılmasının daha güçlü bir etkisi olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca öğretmenlerin, sağlık çalışanlarının, polislerin, yerel liderlerin kadına yönelik şiddetle mücadelede daha etkili olabileceği ve toplum için insanlar arasında etkileşimi sağlayabileceği, bu konularda paylaşılan görüşler arasındadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, cinsiyete dayalı şiddetin son bulmasında, erkeklerin bu konuya daha duyarlı olmasının önemi açıkça görülmektedir. Kadına yönelik şiddetin sonlanmasının başarıya ulaşmasında, erkekler tarafından kurulan bazı sivil toplum örgütlerinde gerçekleştirilen faaliyetlerin oldukça önemli bir katkısının olduğu düşünülmektedir. Örneğin, “Biz Erkek Değiliz” inisiyatifi bu amaçla kurulan örgütlerden birisidir. Kadınların maruz kaldığı şiddet ve tecavüzler karşısında “Erkeklik Buysa Biz Erkek Değiliz” diyerek çığlıklarını dile getirmişlerdir.

Kadınların şiddete karşı tepki vermesi ve kadınlara karşı şiddetin önlenmesi için eğitim şarttır. Kadınların eğitime ulaşması için erkeklerle eşit fırsatlara ulaşmasını engelleyen etmenleri ortadan kaldırmak eğitimli kadınların sayısının artmasını hızlandıracaktır. Son yıllarda eğitimde artış görülse de TÜİK’in 2013 verilerinde okuma yazma bilmeyen kadın nüfus oranının erkeklerden beş kat daha fazla olduğu belirtilmiştir. Eğitim kadınların diğer haklarını bilmesi ve kullanması açısından son derece önemlidir. Bir ülkenin kalkınması, kadın ve erkeğe cinsiyet ayrımı yapmaksızın aynı eğitim imkânlarını sağlamakla mümkündür. Bu bakımdan eğitimde cinsiyet eşitsizliğine son verme adına son yıllarda artış gösteren kampanya, proje ve girişimler daha da artırılmalıdır.

Özellikle Doğu illerinde kız çocuklarının ilköğretimden sonra nişan veya evlendirilme bahanesiyle okula gönderilmedikleri bilinmektedir. Kız çocuklarının okuldan alınmaları onlar için erken evliliğin önünü açmaktadır. Birleşmiş Milletler’in Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’ne göre 18 yaş altındaki bireyler çocuk olarak kabul edilmektedir. Çocuk demek, kişinin bedensel ve ruhsal yapısının henüz yeterince olgunlaşmadığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla çocukların evlendirilmeleri doğrudan ve açık bir şekilde insan hakları ihlaline neden olmaktadır. Yasalarımıza göre çocuk evliliklerinin yapılması yasak ve suçtur. Fakat bu vakalar şikâyet edildiği takdirde suç sayılmaktadır. Ancak toplum genel olarak bu evlilikleri hoş görmekte ve suç olarak yetkili mercilere bildirmemektedir.

Diyarbakır’da 13 yaşında evlendirilen A.H., üçüncü çocuğunun doğumu için hastaneye gittiğinde, doktor A.H.’nin 18 yaşın altında olduğu fark edip bu durumu hastane polisine bildirmiştir. Şikâyetin yargıya intikali böylece başlamış ve kız şikâyetini geri çekmesine rağmen aileye soruşturma açılmıştır. Ancak hemen sonrasında dava düşmüştür, çünkü hâkim “çocuk şikâyetçi değil, baba da hapse girerse kadın ve çocuklar mağdur olacak” gerekçesiyle beraat kararı vermiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ne yazık ki, yasalarımız bu konularda caydırıcılık açısından yeterli değildir. Bu yüzden yasalarımızda gerekli değişikliklerin acilen yapılması gerekmektedir. Toplumda erken evliliklerin yadırganmaması, kızın namusu ile yuva kurması düşüncesi, kızların yük olarak görülmesi, evde kalma korkusu, kızların evlenmeye şartlandırılması, kızların eğitime katıl(a)maması, akraba evliliklerinin sıklıkla yapılması ve başlık parası gibi birçok neden erken evliliklere neden olmaktadır. Bütün bunlar göz önüne alındığında erken evliliklerde toplumsal ve kültürel nedenlerin etkili olduğu açıkça görülmektedir. Özellikle Van’da ve diğer Doğu illerinde geleneksel geniş aile yapısı hâkimdir. Bu ailelerden birine gelin giden 12-18 yaş aralığındaki kız çocukları birden yetişkin gelin rolüne bürünmektedir. Gelin olan çocuktan ev içinde hizmet beklendiği için çocuk gelin ailenin sorumluluğunu üstüne alarak ev halkına hizmet etmek zorunda kalmaktadır. Çocuk gelinlerin kısa bir süre sonra, kendi çocukları olduğunda ise sorumlulukları daha da artmaktadır. Dolayısıyla çocuk gelinler bu kısır döngü içinde yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmaktadırlar. Toplumda bazı aileler “daha kolay kontrol edilebilir” düşüncesi ile yaşı küçük gelin tercih edebilmektedir. Bu bakımdan erken evlilik sorunu, sadece vicdanla çözülebilecek bir sorun olmayıp zihinlerde bu konuyla ilgili çeşitli soru işaretleri uyandırarak siyasi iradeyi de içeren bütüncül bir mücadeleyi gerekli kılmaktadır. Erken evliliğin önüne geçilmesinde en önemli çözüm yolu eğitimdir. Eğitimi sağlayamayan toplumlarda bu soruna çözüm bulmak neredeyse imkânsız görünmektedir.

Sonuç olarak, denilebilir ki, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve kadına yönelik ayrımcılığı ortadan kaldıracak yasal düzenlemelerin ve ulusal eylem planında yer alan farkındalık ve zihinsel dönüşüm çalışmalarının ivedilikle yapılması gerekmektedir.

Share :
You may also like
Psikolojide Erkeklik Çalışmalarının Kısa Tarihi
Sayı 01
Hebhinark
Sayı 01