Siyasal Katılım ve Oy Verme Davranışı: “Ben Bilmem, Beyim Bilir!”

 

Hakan Çakmak
Arş. Gör.

 

Kadının toplumsal yapı içerisindeki ikincil konumu, çağlar boyunca farklı kurumsal ve ideolojik yapılar aracılığıyla süregelmiştir. Bu çerçevede siyasal katılım ve oy verme davranışı ekseninde yapılacak sosyal-psikolojik bir inceleme, bu olguya dair farklı yönleri açığa çıkartmak açısından faydalı olacaktır.

Siyasal katılım, oy verme davranışını içerecek biçimde, siyasi kampanyalara aktif katılımı, siyasi tartışmalarda aktör olarak rol almayı, siyasi arenada yer edinmeyi kapsamına alan bir yapıdır. Bu konunun en hareketli safhasını, şüphesizdir ki, seçim süreci oluşturmaktadır. Seçim, siyasal düzlem açısından ülkeyi yönetecek, halkı temsil edecek kişileri belirlemede başvurulan bir yoldur. Oy verme davranışı ise seçimin icra edildiği bölgelerde ve durumlarda, seçmen konumunda olanların usulüne uygun biçimde tercih yapması biçiminde tanımlanabilir.

Bu bilgiler ışığında ilk aşamada, Türkiye kadınları açısından seçme-seçilme hakkı kazanımına tarihsel açıdan bakmak yerinde olacaktır.

Tarihsel Açıdan Türkiye’deki Kadınların Siyasal Katılımına Genel Bir Bakış

Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemleri

Türkiye kadınlarının siyasi haklarını kazanması, Cumhuriyet’ten sonra, 1934 yılına tekabül ediyor olsa da Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde verilen mücadeleler de önem arz etmektedir. Tanzimat Dönemi’ne kadar olan süreçte, bazı fermanlar vasıtasıyla kadının sosyal yaşamına çeşitli kısıtlamalar getirilmişti. Örneğin, 1610’da kadınların erkeklerle aynı sandala binmesi, 1787 yılında piknik alanlarına girişleri, 1828’de ince kumaştan ferace giymeleri yasaklanmıştı.

Politik arenada temsili meclisin açılması Meşrutiyet’in ilanından sonra, 1876 yılında gerçekleşmiştir. Bu mecliste kadınlar birer aktör değildi. Meclis mebus seçimiyle ilgili yasada her 50.000 erkek için bir mebus seçileceği açıkça belirtilmişti. Bu olumsuz tabloya rağmen kadınların yükseköğrenim hakkını elde etmesi de Meşrutiyet’e dayanır. Meşrutiyet dönemlerinde kadınların toplum içinde gittikçe görünür bir konum kazandığı, kentsel bölgelerde önceki dönemlere göre hareket alanlarını artırdıkları söylenebilir. Ayrıca kadınlar, bu dönemlerde dernek faaliyetlerinde bulunmuş, çeşitli dergiler çıkartmışlardır. Örneğin, Osmanlı Kadının Hakkını Savunma Derneği bünyesinde Kadınlar Dünyası adıyla çıkartılan dergiyle kadın sorunlarından söz edilmiş ve bu dernek kadınları bilinçlendirme faaliyetleri yürüterek kadınların toplumsal hayatta etkin birer aktör olabilmesi için çabalamıştır.

Meşrutiyet dönemlerini takip eden Birinci Dünya Savaşı’nda erkek nüfusun cephede bulunma zorunluluğuyla kadının çalışma hayatındaki değerinde bir artış görülmüştür. Ayrıca, savaşın sona ermesiyle kadınların siyasal hayatta hak ettiği konumu kazanmasını sağlamak adına, 1923’te başkanlığını Nezihe Muhittin’in[1] (1889-1958) yaptığı Kadınlar Halk Fırkası kurulmuştur. Fakat bu oluşum anayasaya uymadığı gerekçesiyle kapatılmıştır.

Cumhuriyet Dönemi

Kadınların toplumsal ve hukuksal olarak konumuyla ilgili 1935’ten ötesine bakmak yerinde görünmektedir. Çünkü kadınlara kendi eşlerini seçme, boşanma davası açma ve boşanmadan sonra analık hakkının korunumu hakları ancak 1935 seçme-seçilme kanunuyla verilmiştir.

Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na dek, tek partili rejimle yönetilmiştir. Savaş sonrasında çok partili rejime geçişle birlikte kadınların simgeledikleri batılılaşmayı temsil etme görevi, işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Yine de kadınlar için günümüzde birtakım olumlu değişimlerden söz etmek mümkündür. Örneğin kadınların işgücüne katılımı yükselmiştir. 2013 verilerine göre 15 yaş üstü kadınların iş gücüne katılma oranları yaş aralıklarına göre %39.5 ile %41.8 arasında değişmektedir. Fakat görülmektedir ki 1934-2002 arası süreçte 18 genel seçimde Türkiye kadınlarının meclisteki temsil oranı, en fazla %4.5 oranına ulaşabilmiştir. 2007 seçimlerinde bu oran 50 vekil ile %9.1’e; 2011 seçimlerinde 79 vekil ile %14.4’e tırmanmıştır. Yerel seçimler temel alındığında ise durum çok daha kötü görünmektedir. 2004 yerel seçimleri sonucunda belediye başkanlarının %0.56’sı; belediye meclis üyelerinin %2.32’si; il genel meclis üyelerinin %1.75’i kadınlardan oluşmaktayken, 2009’da bu oranlar sırasıyla %0.9, %4.21 ve %3.25’tir.

1 Kasım 2015 genel seçimleri itibariyle meclis sandalyelerinde kadınları temsil eden vekil sayısı yalnızca %14.9’dur. Bilindiği üzere bu seçim, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası hükümetin kurulamaması sonucu tekrar edilen bir seçimdir. 7 Haziran 2015’deki orana bakıldığında %17.6 gibi bir kadın vekil oranı Türkiye tarihinin en yüksek kadın vekil oranı olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’nin başkanlık sistemine geçişinin tescillendiği 24 Haziran 2018 seçimlerinde kadın vekil oranının ise %17.1 olduğu görülmektedir.

Kadınların Siyasal Katılımının Kuramsal Temeller Açısından İncelenmesi

ABD’li siyaset bilimci Seymour Martin Lipset’e (1922-2006) göre çoğu toplumda kadınlar, erkeklerden daha muhafazakâr ve dindardırlar. Cinsiyetler arası bu farklılıkların, kadın ve erkeğin gündelik yaşamsal pratiklerindeki farklılaşmasından dolayı ortaya çıktığı ileri sürülebilir. Ayrıca sosyal olarak hiyerarşik biçimde şekillenmiş toplumlarda kadın ve erkeğin konumları orantısızlık ve değişmezlik her zaman ve her yerde erkeğin kadın üzerine tahakkümünün izleri göstermektedir. Bu duruma ek olarak, doğasında eşitsizliği barındıran sistem dinamikleri vasıtasıyla kadına atfedilen ikincil konum, bizatihi kadınlar tarafından da içselleştirilebilmektedir. Dolayısıyla bu önermelerden yola çıkarak şimdi, kadınların siyasal katılım ve oy verme davranışı konusunu üç kuram ekseninde tartışalım.

  1. Kohn’un Sosyal Sınıf ve Ebeveyn Değerlerine Göre Bir Bakış

Sosyo-ekonomik düzey, özellikle insan gelişimini konu edinen araştırmalarda, toplumu oluşturan ailelerin yaşam tarzının ana belirleyicisi olarak ele alınır. Amerikalı sosyolog Melvin Lester Kohn’a göre sosyo-ekonomik düzey; eğitim düzeyi, işteki statü, gelir durumu ve diğer bağıntılı değişkenlerle karşılıklı ilişkiler kurarak sosyal sınıf kavramında kendisine yer edinmiştir.

Kohn, insanların değerleri ve sosyal gerçekliğe ilişkin neyi önemli gördüklerine dair kavrayışlarının, çocuklarında görmeyi dileyecekleri istendik davranış örüntülerini ve çocuklarına aşılayacakları değerleri etkilediğini açıklamaktadır. Bununla birlikte algılanan sosyal gerçeklik; çocuk yetiştirme stillerini etkileyen kültürel gelenekler, dinsel inanışlar, politik görüş, kentleşme ve çocuğun cinsiyeti gibi etkenlerle etkileşim hâlindedir. Bu durum sosyal sınıf içindeki benzerliklerin ve sınıflar arası farklılıkların yeniden üretimine neden olur. İşçi sınıfındaki ebeveynler, çocuklarına sunabilecekleri yaşam standartları doğrultusunda, genel olarak çocuklarının gelecekte kendileri gibi işçi sınıfından olacağını beklemektedirler. Örneğin bu sınıfına mensup ebeveynler, çocuk eğitiminde dayatılan kural ve standartları daha fazla vurgularken, burjuva sınıfına mensup ebeveynler çocukları için içsel dinamizme daha fazla dikkat çekmekte ve çocuk eğitiminde merak ile öz denetime daha fazla vurgu yapmaktadır.

İşçi sınıfındaki kadının ve erkeğin arasındaki farklar burjuvaziye göre oldukça fazladır. İşçi sınıfı tipi ailede ev içi roller ve normlar daha belirgindir. Baba evde otorite figürüdür, ailede önemli kararları baba alır. Kadının ekonomik özgürlüğü zayıf olduğundan kadının sosyal yaşamı sınırlıdır. Burjuva sınıfı aile tipinde ise rol dağılımı işçi sınıfına göre görece eşitlikçidir. Kadının çoğu durumda ekonomik özgürlüğü vardır. Burjuvazide bireylerin eğitim durumu, işçi sınıfına göre yüksektir. Kararlar fikir birliğiyle alınır. Dolayısıyla oy verme davranışı gibi bir olguda işçi sınıfı aile tipindeki kadın, oy verirken burjuvaziye göre evli olduğu erkeğin kararını benimsemeye daha yatkın olabilir.

  1. Sosyal Baskınlık Kuramına Göre Bir Bakış

Sosyal Baskınlık Kuramının temel varsayımı artı değer üreten toplumların, bir grubun diğerinden orantısız biçimde fazla güce ve yüksek konuma sahip olduğu, grup temelli sosyal hiyerarşiler şeklinde örgütlenmeye meyilli olduğudur.

Bu kuramın araştırmacıları, artı değer üreten insan toplumlarını üç formdan oluşan sistemler olarak ele almaktadır: Yaş, cinsiyet ve keyfi küme sistemleri[2]. Bu üç sistemin hiyerarşik yapısına dayalı güç farklılıkları tarihsel açıdan farklılaşabilir. Örneğin, Osmanlı Devleti’nde ve Türkiye’de kadının sosyal konumu Tanzimat öncesi, Tanzimat-Cumhuriyet arası ve Cumhuriyet sonrası ciddi anlamda farklılaşmaktadır.

Her ne kadar kadının erkek karşısındaki konumu dalgalanmalar yaşamışsa da genelde kadına karşı baskın konumda olan taraf erkek olmuştur. Bu durum, Sosyal Baskınlık Kuramının ileri sürdüğü cinsiyet sisteminin durağan, katı ve değişmez olan diğer bir deyişle bağlamdan daha az etkilenen özelliğini yansıtmaktadır.

Kuramda açıklandığı üzere grup temelli ayrımcılıklar, kurumsal ve bireysel olmak üzere iki ayrı formda incelenebilir. Bireysel ayrımcılık, bireyler tarafından sergilenen ayrımcı davranışlardır. Kurumsal ayrımcılık, toplumsal yapıyı oluşturan kurumların yasal ve yönetmeliksel düzenlemeleri vasıtasıyla gerçekleşir.

Kurumlar, kaynakları karar verici mekanizmaları aracılığıyla gruplar arasında orantısızca dağıtır. Örneğin Türkiye’deki kadınların 1935’e kadar seçme ve seçilme haklarının olmayışı, yasal düzenlemeye dayanan kurumsal ayrımcılık; Türkiye eski Başbakanlarından Tansu Çiller’in verdiği kararların olumsuz sonuçlarını onun bir kadın oluşuyla ilişkilendirmeye çalışmak ise bireysel ayrımcılıktır.

Ayrımcılık, yüksek veya düşük statüye sahip grup üyelerinin işbirliğini içerecek biçimde sürdürülebilir. Bu işbirlikleri, davranışsal asimetri üst başlığı altında; dış grup yanlılığı, kendini zayıflatıcı davranışlar ve ideolojik asimetri kavramlarıyla toplanmaktadır. Şimdi her bir kavramı örneklendirelim. Eğer Türkiye’de bir kadın, kadınları hor ve hakir görüyor ve erkek egemen partilerin cinsiyetçi politikalarına oy vererek destek veriyorsa açık biçimde dış grup yanlılığı gösteriyor olacaktır. Diğer yandan Kohn’un bakış açısından bakıldığında işçi sınıfı tipi aileden, özellikle statü ve güç açısından en düşük konumda olan bir ev kadını, oy verme davranışı için kadınların yeterli bilgiye sahip olmadığını içselleştiriyor ve evin reisi eşini (veya babasını) taklit ederek oy veriyorsa bu durum açık biçimde kendini zayıflatıcı davranışa örnektir. Son olarak cinsiyetçilik gibi kadın-erkek arasındaki hiyerarşiyi meşrulaştıran ideolojinin, cinsiyetler arası ilişkiler göz önüne alındığında, her zaman erkeklerin işine yarar oluşu da ideolojik asimetriye örnektir.

Türkiye toplumunda kadın-erkek arasındaki hiyerarşiyi arttıran, kadının yaşam alanını evle sınırlayan “yuvayı dişi kuş yapar” gibi gündelik mitlerin etkisi oldukça yaygın görünmektedir. Kuramda bu konu, ayrımcılığı meşrulaştıran, teşvik eden hiyerarşiyi arttırıcı mitler olarak tanımlanmıştır. Kadın-erkek eşitsizliğini azaltmaya yönelik ideolojiler de mevcuttur. Bunlardan en öne çıkanı feminizmdir. Sosyal Baskınlık Kuramı kapsamında feminizmi, toplumsal eşitliği savunan, hiyerarşik yapılanmayı reddeden, hiyerarşiyi azaltıcı mitler dâhilinde düşünebiliriz. Ayrıca Kohn’un sosyal sınıfa göre değerlerin farklılaştığını öne süren varsayımı dikkate alınınca, itaat etmeyi olumlayan değerleri yüksek düzeyde olan işçi sınıfında dinin etkisinin, feminizme karşı oy verme davranışında daha yüksek olacağı öne sürülebilir.

Toplumlarda hiyerarşiyi arttıran ve azaltan kurumlar mevcuttur. Hiyerarşiyi arttıran kurumlar, artı değerleri orantısız biçimde baskın gruba dağıtırken dezavantajlı gruba düşük özellikli sosyal değer dağıtırlar. Hiyerarşiyi azaltıcı kurumlar, hiyerarşiyi arttırıcı kurumların yarattığı bu orantısız değer dağıtımını dengelemek için eşitlikçi yaklaşımı benimserler. Bu bağlamda, siyasal katılımın en yüksek mertebesi olan milletvekilliği dikkate alınırsa günümüzde meclisteki partiler, vekil koltuklarını cinsiyetler arasında eşitsiz biçimde dağıtarak hiyerarşiyi arttırıcı kurumlara örnek oluşturmaktadırlar. Dahası bu kuram, birey düzeyinde açıklamalara da sahiptir. Bu açıklamaların temelini sosyal baskınlık yönelimi oluşturmaktadır. Sosyal Baskınlık Yönelimi, toplumlarda görülen hiyerarşik yapının süreğenliğini destekleme, baskın grupların dezavantajlı gruplar üzerinde tahakkümünün olmasını isteme, grup temelli hiyerarşiyi arzulama eğilimi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Yüksek sosyal baskınlık yönelimine sahip bireyler hiyerarşiyi artırıcı mitleri, politikaları, kurumları daha fazla desteklerken; eşitlikçi söyleme sahip hiyerarşiyi azaltıcı mitleri, politikaları ve kurumları daha az destekleyeceklerdir.

Sosyal psikolog Felicia Pratto ve arkadaşları sosyal baskınlık yöneliminin, kuramın önerdiği değişmezlik hipotezi uyarınca her zaman -diğer her şey eşit olduğunda- erkeklerde kadınlardan daha yüksek düzeyde olduğunu ileri sürmektedirler. Bu doğrultuda Kohn’un sosyalizasyona yönelik açıklamalarına göre sosyal baskınlık yönelimini ele alırsak karşımıza şöyle bir manzara çıkabilir: Burjuvazide yetişen ve burjuvazi sınıfında olan kadın ve erkekler arasındaki sosyal baskınlık yönelimi farkı daha az olabilir. Burjuva tipi ailelerde cinsiyetler arası rol farklılaşması işçi sınıfı tipine nazaran daha esnektir. Ayrıca burjuva sınıfındaki kadın ve erkek arasında gündelik hayata katılım farkı işçi sınıfına kıyasla daha az görünmektedir. Diğer bir deyişle burjuva kadını genellikle erkeği gibi çalışır. İşçi sınıfına mensup kadınlar ve erkekler arasındaysa sosyal baskınlık yönelimi açısından fark daha fazla görünmektedir. Çünkü sosyalizasyon sürecinde yaşadıkları değer aktarımı ve yaşam pratikleri burjuvazideki bireylerden farklıdır. Dolayısıyla işçi sınıfında cinsiyetler arası sosyal baskınlık yönelimi farkının daha fazla olması beklenmektedir. Yalnızca sınıf farkları dikkate alınınca, burjuva sınıfına mensup bireylerin işçi sınıfına mensup bireylerden ortalama olarak daha yüksek sosyal baskınlık yönelimine sahip olacağı varsayılabilir. Çünkü burjuva sınıfının hiyerarşideki konumu işçi sınıfına göre yüksektir.

Sosyal Baskınlık Kuramı araştırmacıları cinsiyetler arası bu farkların politik tutumlara yansıdığını da ileri sürmektedirler. Bu açıdan burjuva tipi aileyle işçi sınıfı tipi ailede kadın-erkek ilişkileri oy verme davranışı açısından ele alınabilir. Örneğin işçi sınıfı aile tipinde “evin reisi”, yüksek sosyal baskınlık yönelimi olan baba veya eş, önemli kararları alan kişi olarak ailedeki kadınların verdikleri oyu belirleyebilir. Bu aile tipindeki kadının oy verme davranışında referans noktası burjuva sınıfındaki kadına göre daha fazla biçimde erkek olacaktır.

  1. Sistemi Meşrulaştırma Kuramına Göre Bir Bakış

Sosyal psikologlar John T. Jost ve Mahzarin Banaji tarafından geliştirilen Sistemi Meşrulaştırma Kuramı, mevcut sistemin eşitsizliklerini bireylerin niçin meşrulaştırdığının altında yatan sosyal-psikolojik süreçleri anlamaya ve açıklamaya çalışmaktadır. Bu kuram üç farklı meşrulaştırma eğilimini açıklar: Egoyu meşrulaştırma, grubu meşrulaştırma ve sistemi meşrulaştırma. Egoyu meşrulaştırma bireyin olumlu benlik görüntüsü oluşturup bu durumu sürdürme ve aldığı kararların eyleyeni olarak kendisini algılama eğilimidir. Grubu meşrulaştırma, bireyin kendi grubunu ve bu grubunun üyelerini olumlu ve meşru algılama eğilimidir. Sistemi meşrulaştırma ise, sosyal, politik, ekonomik, cinsel veya yasal düzenlemelerin sırf var oldukları için onaylanması olarak kavramlaştırılabilir. Ayrıca sistemi meşrulaştırma eğilimi, sosyal ve ekonomik eşitsizliğin belirginleştiği ülkelerde daha yüksektir.

Kurama göre birey, egoyu ve grubu meşrulaştırmayı başarılı bir biçimde yapıyorsa sistemdeki eşitsizlikleri meşru görme eğiliminde olmayacaktır. Dahası sistemdeki eşitsizlikleri değiştirmeye yönelik eylemlere yönelecektir. Lakin dezavantajlı konumdaki grup üyelerinin egoyu ve grubu meşrulaştırma eğilimleri genellikle kendileri açısından olumsuz çıktılar verecek biçimde işlemektedirler. Böylece bu kişiler olumsuz çıktılar üreten sistem eşitsizliklerini baskın gruplara göre daha fazla meşrulaştırma eğilimindedirler. Sistemdeki eşitsizlikleri meşru gördükçe egolarına ve gruplarına dair yaşayacakları kararsızlıkları artmaktadır.

İncelenen konu kapsamında denilebilir ki oy verme davranışında erkeği referans alan kadınların sistemi meşrulaştırma eğilimleri yüksek, egoyu ve grubu meşrulaştırma eğilimleri düşük olacaktır. Aynı zamanda işçi sınıfı tipi bire aileye mensup kadınların, burjuvazi tipindeki kadınlara göre erkekleri daha fazla referans alması beklenmektedir. İşçi sınıfındaki kadın, güç ve statü açısından burjuvazi tipindeki kadının konuma kıyasla görece düşük konumda olduğu için kadınların siyasal katılım için kendilerinin yetersiz olduklarını düşünmeye ve aile sistemindeki eşitsiz düzenlemeleri daha fazla meşru algılamaya eğilimli olacaktır. Sistemi meşrulaştırma, benlik koruyucu olan egoyu meşrulaştırma ve tümüyle gruba koruma sağlayan grubu meşrulaştırmadan farklılaşmaktadır. Egoyu meşrulaştırma benlik saygısının yüksek olmasıyla, grubun meşrulaştırılması ise iç grup yanlılığıyla yakından ilişkilidir. Diğer yandan sistemin meşrulaştırılması, sonuçları bireye ve gruba tezat çıktılar üretse dahi sistemdeki mevcut düzenin devamını desteklemekle alakalıdır. Böylece yukarıdaki örnek, özellikle işçi sınıfı açısından yanlış bilinçliliğe işaret eder. Bu durum sistemin meşrulaştırılmasının başlıca nedenidir. Yanlış bilinç, birey ve grubun zararına olan kalıp yargıların dezavantajlı kadınlar tarafından sıklıkla kullanımına karşılık gelmektedir.

Araştırmacılar John T. Jost ve Orsolya Hunyady, bireylerin sosyo-politik açıdan olumsuz doğurgular üretse bile sistemin meşrulaştırılması eğiliminde olduklarını ileri sürmektedirler. Bu durumda sınıf ve cinsiyet farklılığı dikkate alınmaksızın her birey, sistemin meşrulaştırılması eğilimi sergileyecektir. Dolayısıyla burjuva ve işçi sınıfındaki erkekler, kendi gruplarına ilişkin bir yanlılık sergileyerek erkeklerin siyasal katılım açısından daha fazla temsil edilmesini adil algılarken; burjuva ve işçi sınıfındaki kadınlar ise dış gruba ilişkin bir  yanlılık sergileyerek durumu çelişik biçimde adil olarak algılama eğiliminde olacaklardır. Ayrıca işçi sınıfının değer yönelimi dikkate alındığında bu sınıfa mensup kadınların politik muhafazakârlığının, burjuvazi kadınına göre daha yüksek olması beklenmektedir. Politik muhafazakârlık arttıkça yüksek statülü grupların kendi gruplarına ilişkin yanlılığı, düşük statülü grupların ise dış gruba ilişkin yanlılığı artacaktır. Böylece politik muhafazakârlığın yüksek olması beklenen işçi sınıfı kadınları, burjuvazi kadınlarından daha fazla dış gruba ilişkin bir yanlılık sergileyecektir.

Tartışma ve Sonuç

Kohn’un bakış açısı bu incelemeye sosyolojik bir zemin sağlamaktadır. Bu bakış açısı, cinsiyetler arası ve sınıfsal farkları ziyadesiyle ve dinamik biçimde, birey-grup-sistem ekseninde, Sosyal Baskınlık ve Sistemi Meşrulaştırma Kuramları aracılığıyla tartışma fırsatı sunmaktadır. Ancak Kohn’un bakış açısı Türkiye’de görülen AKP tipi neo-muhafazakârlık görüngüsünü açıklamada oldukça yetersiz görünmektedir.

Modern toplumlardaki eşitsizliklere ve ayrımcılığa dair karamsar bir tablo çizen Sosyal Baskınlık Kuramı incelenen konuyu birey-grup-kurum ekseninde, dinamik biçimde inceleme imkânı sağlamaktadır. Fakat bu kuram, hiyerarşiyi arttırıcı ve azaltıcı mitlerin çelişkili yapısına; kuramın özünde sabit kişilik özellikleriyle ilgileniyor olması sebebiyle indirgemeci olduğuna; davranışsal asimetri kavramıyla kimlik kuramı araştırmacılarını tekrar ettiklerine yönelik eleştirilere makul düzeyde cevaplar üretememiş görünmektedir. Dahası, sosyal baskınlık yönelimine dayalı farklılaşmaya yönelik varsayımları incelerken evlilik sonucunda zamanla eşlerin birbiriyle benzemesi faktörünü de dikkate almak gerekmektedir. Sosyal baskınlık yönelimi açıklamalarında bu faktör karıştırıcı bir etki yapabilir.

Sistemi Meşrulaştırma Kuramı açısından sistem kavramı ailelerde, kurumlarda, sosyal gruplarda, hükümetlerde bulunan sosyal düzenlemeler anlamında kullanılmaktadır. Sistem kavramına böylesine bir bakış siyasal bilimlerin sistem kavrayışından daha derinliklidir. Fakat bu kuram, politik muhafazakârlığı sistemin meşrulaştırılması eğilimini ölçmede ana araç olarak görmekle çelişik bir yapıdadır: Kuram politik muhafazakârlığı mı ölçmektedir? Sistemin nasıl meşrulaştırıldığına yönelik psikolojik tahlillerle mi ilgilenmektedir?

Son olarak denilebilir ki bu inceleme seçmenlerin oy verme davranışını ve siyasal katılımını, kâr-zarar maliyeti ve tercih beklentisi çerçevesinde yaptığını varsayan akılcı seçim yaklaşımına bir eleştiri niteliğindedir. Bu yazı kapsamında ele alındığı hâliyle kadınların siyasal katılım ve oy verme davranışını bilimin araçlarıyla irdelemek, kadına yönelik sosyo-politik söylemin inşasında merkezi rol oynayan politik aktörlerin, seçim öncesinde dahi içselleştirilmiş yanlılıklar ile var olan eşitsizlikleri nasıl perçinlendiğini ifşa etmek oldukça önem arz etmektedir. Dolayısıyla, bu yazının yazarınca düşünülmektedir ki Anadolu coğrafyasında yaşayanlar olarak, her gün toplumun bütün yapılarında görünür olan cinsiyetler arası eşitsizliğin toplumsal yaşama ne şekilde nüfuz ettiğini ve nasıl sürdürüldüğünü gözler önüne sermek oldukça önemlidir. Dahası bu eşitsizliklerin değişimine, iyileştirilmesine veya dönüştürülmesine vesile olmak için atılan ve atılacak adımların etkisi yabana atılmamalıdır. Toplumsal düzene dair bir başka “ben bilmem, beyim bilir!” nidalarını da ifşa etmek ve sosyal değişimin herhangi bir yakasında aktör olabilmek dileğiyle…

Yararlanılan Kaynaklar

Altan, C. (2011). Eğitim, siyasal eğilim ilişkisi: Mersin örneği. Celal Bayar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 12, 313-329.

Anbarlı-Bozatay, Ş. ve Kutlu, S. Z. (2014). Siyasette kadın temsili açısından 30 Mart 2014 yerel seçimleri sonuçlarının Çanakkale ili örneğinde değerlendirilmesi. Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, 12, 131-156.

Arat, Z. F. (1998). Kemalizm ve Türk kadını, 75 yılda kadınlar ve erkekler. İstanbul: TİB.

Çakır, S. (1991). Osmanlı kadın dernekleri. Toplum ve Bilim Dergisi, 53, 139-159.

Durden, G. C. ve Gaynor, P. (1987). The rational behavior theory of voting participation: Evidence from 1970 and 1982 elections. Public Choice, 53, 231-242.

Erdoğan, E. (2003). Türk gençliği ve siyasal katılım: 1999-2003. İstanbul: Toplumsal Katılım ve Gelişim Vakfı.

Göle, N. (1993). Modern mahrem: Medeniyet ve örtünme. İstanbul: Metis Yayınları.

Huddy, L. (2004). Contrasting theoretical approaches to intergroup relations. Political Psychology, 25, 947-967.

Jost, J. T. ve Banaji, M. R. (1994). The role of stereotyping in system-justification and the production of false consciousness. British Journal of Social Psychology,     33, 1-27.

Jost, J. T. ve Burgess, D. (2000). Attitudinal ambivalence and the conflict between group and system justification motives in low status groups. Personality and Social Psychology Bulletin, 26, 293-305.

Jost, J. T. ve Hunyady, O. (2005). Antecedents and consequences of system justifying ideologies. Current Directions in Psychological Science, 14, 260-265.

Jost, J. T., Banaji, M. R. ve Nosek, B. A. (2004). A decade of system justification theory: Accumulated evidence of conscious and unconscious bolstering of status quo. Political Psychology, 25, 881-919.

Kışlalı, A. T. (1987). Siyaset bilimi (1.Baskı). Ankara Üniversitesi: Basın Yayın Yüksekokulu Yayınları.

Kohn, M. L. (1959). Social class and parental values. American Journal of Sociology, 64, 337-351.

Kohn, M. L. (1963). Social class and parent-child relationships: An interpretation. American Journal of Sociology, 68, 471-480.

Kohn, M. L. (1989). Class and conformity: A study in values. Chicago: University of Chicago Press.

Konan, B. (2011). Türk kadının siyasal hakları kazanma süreci. AUHFD, 60, 157-174.

Kurnaz, Ş. (1992). Cumhuriyet öncesinde Türk kadını, 1839-1923 (2.Baskı). Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

Lipset, M. (1986). Siyasal insan (M. Tuncay, Çev.). Ankara: Teori Yayınları.

Ortaylı, İ. (2000). Osmanlı toplumunda aile (12. Baskı). İstanbul: Timaş Yayınları.

Pratto, F., Sidanius, J. ve Levin, S. (2006). Social dominance theory and the dynamics of intergroup relations: Taking stock and looking forward. European Review of Social Psychology, 17, 271-320.

Pratto, F., Sidanius, J., Stallworth, L. M. ve Malle B. F. (1994). Social dominance orientation: A personality variable predicting social and political attitudes. Journal of Personality and Social Psychology, 67, 741-763.

Sallan-Gül, S. ve Altındal, Y. (2015). Türkiye siyasetinin eril anatomisi: 2015 seçimlerini kota uygulamaları üzerinden yeniden düşünmek. Toplum ve Demokrasi Dergisi, 9, 51-71.

Sidanius, J. ve Pratto, F. (1999). Social dominance: An intergroup theory of social hierarchy and oppression. Cambridge: Cambridge University Press.

Sidanius, J., Pratto, F. ve Bobo, L. (1994). Social dominance orientation and the political psychology of gender. A case of invariance? Journal of Personality and Social Psychology, 67, 998-1011.

Tahaoğlu, Ç. ve Adal, H. (2018, 25 Haziran). 497 Erkek – 103 Kadın Vekil Meclis’te.5 Temmuz 2018, https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/198576-497-erkek-103-kadin-vekil-meclis-te.

Turner, J. C. ve Reynolds, K. J. (2003). Why social dominance theory has been falsified. British Journal of Social Psychology, 42, 199-206.

Yaraman-Başbuğu, A. (2001). Resmi tarihten kadın tarihine: Elinin hamuruyla özgürlük (2.Baskı). İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

[1] Osmanlı-Türk düşünür, gazeteci, yazar ve kadın hakları savunucusu.

[2] Keyfi küme sistemleri; kültüre özgü olmaları, her toplumda zorunlu olarak yer almamaları ve duruma göre inşa edilmeleri gibi özelliklerle yaş ve cinsiyet sistemlerinden farklılaşmaktadır. Cinsiyet, din, milliyetçilik konularındaki sınıflandırmalar keyfi küme sistemlerine örnek olarak verilebilir.

Share :
You may also like
Büyükanne
Sayı 01
Psikolojide Erkeklik Çalışmalarının Kısa Tarihi
Sayı 01