Kavramlar İçinde Kavramsallaşmamak Mümkün Mü? “Queer Teori”

 

Gonca Nebioğlu
Arş. Gör.

 

Tarihsel olarak bakıldığında cinsiyet kavramı, psikoloji alanında uzunca bir süre demografik bir değişken ya da psikolojik bir özellik olarak görülmüş, kadın-erkek seçenekleri dışında değerlendirilmemiştir. Bu anlamda cinsiyet kavramı daha biyolojik kökenli  bir olgu olarak ele alınmış ve yapılan çalışmalar cinsiyet, cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliğine yönelik farklılıklara odaklanmıştır. Bunlar da daha çok psikolojik ve davranışsal farklılıkları temsil etmiştir. Cinsiyeti iki boyutta algılama görüşü 1970’lere kadar devam etmiş, daha sonrasında toplumsal cinsiyet kavramının hayatımıza girmesiyle “androjenlik” -bazı bireylerde kadınsılık ve erkeksilik boyutlarının ikisinin de bulunması hâli- kavramı ortaya çıkmıştır. Ardından 1980’lere gelindiğinde özcülük karşıtı feminizm hareketlerinin başlamasının da etkisiyle, cinsiyet daha sosyal bir kategori olarak algılanmaya başlanmıştır. Tam da bu noktada kadın hareketinin gelişiminden çok kısaca bahsetmek hem konunun gidişatı hem de konunu birbirine eklemlenebilmesi için gerekli gözükmektedir.

Başlangıcı 18. yüzyıla rastgelen, en temel gayesi oy kullanma ve eğitim hakkı olan birinci dalga feminizm daha özcü ve kültürel bir yerde durmuştur. Birinci dalga feminizm oy kullanmada, yönetimde, eğitimde ve mülkiyette eşitliğe yönelik talepleri ve mücadeleleri kapsamış, dünyada kadınların yasal olarak daha iyi bir konuma kavuşmaları için mücadele etmiştir. İkinci dalga feminizm 1960’lı yıllarda ortaya çıkarak etkisini 1990’lara dek sürdürmüştür. İkinci dalga feminizm özel alana, kadınların ev içindeki cinsiyet rolleri nedeniyle maruz kaldıkları eşitsizliklere, üreme özgürlüğüne ve cinsel özgürlüğe odaklanmıştır. Ancak yine de tüm kadınları kapsamış ve özcü bir konumdan ilerlemiştir. İkinci dalga feminizmde tek ortak noktası kadın olmak olanların verdiği bir mücadele yürütülmüştür. Yani ırk, cinsel yönelim veya ekonomik sınıf ayrımı bu mücadelenin içinde daha belirsiz bir konumda yer almıştır. Üçüncü dalga feminizmde ise farklılıkların değerli olduğu vurgusu yapılmaya başlanmıştır. Aynı zamanlarda post-feminist teorilerin gelişmesiyle özcülük karşıtı bakış açılarının kapıları aralanmış ve cinsiyete yönelik sosyal inşacı açıklamalar gelmeye başlamıştır. Toplumsal cinsiyete yönelik biyolojik, etkileşimsel ve sosyal inşacı yaklaşımları barındıran pek çok teori oluşturulmuştur. Peki, neden cinsiyet üzerine bu kadar düşünülmüştür? Bu sorunun pek çok yaklaşım açısından oldukça farklı cevapları vardır; fakat bu metin için varmak istediğim nokta, teorilerin gelişimsel bir süreci olduğu fikrine vurgu yapmaktır. Bu teorilerin gelişimi, aynı feminist teorilerde de olduğu gibi, özcü ve nesne konumundan daha etkin, hareketli ve dinamik bir konuma doğru kaymaktadır. Cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim konularındaki kavramlarda da süreç bu şekilde olmuştur. Başlarda iki uçlu bir cinsiyet algısı, hâkim normların dışında kalanlara yönelik ayrımcı söylem ve davranışları artırmıştır. Bu durum ayrımcılığı tetiklemiş; ayrımcılık fiziksel şiddeti beraberinde getirmiş ve New York’ta bulunan Stonewall Inn adlı bir barda, 27 Haziran 1969 yılında gerçekleşen polis baskını sonucunda, dünyada eşcinsel bireylerden toplumsal kuşatmaya karşı ilk kitlesel tepki gelmiştir. Bu hareket sonrasında hukuk, tıp ve başka alanlarda eşcinselliğe yönelik kural ve yasalarda ciddi anlamda bir kırılma yaşanmıştır. Sonrasında dünyada ve Türkiye’de LGBTİ+ hareketi görünürlük kazanmaya başlamıştır. Ama bu dönemde cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelime dair norm dışı bir yaşam mücadelesinin yürütülmesi gereğince daha kimliğe dayalı bir politika izlenmiştir. O dönemde aktivistler tarafından hazırlanan pankartlar ve sloganlar da cinsiyet kimliğine ya da cinsel yönelime işaret eden ve bu özellikleri öne çıkaran türde olmuştur. Peki, bu kavramlara ya da kimliğe dayalı bir politika yetersiz kalmaya mı başlamıştı? Hangi noktada başka bir alternatif yaklaşım ihtiyacı doğmuştu? Aslında hareketin başlangıcında kimliğe dayalı bir politika işlevsel olmakta, belli bir görünürlük ve tanınma sağlamaktaydı. Ancak herkes kendini “gey” ya da “lezbiyen” olarak tanımlamak zorunda mıydı? Yani kişinin temel haklarını hayata geçirebilmesi için “gey”, “lezbiyen”, “trans” ya da “heteroseksüel” gibi kavramlar içine girmesi mi gerekliydi? Bu noktada Queer Teori bize farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Queer Teori’yi kendi içinde farklı biçimlerde açıklayan pek çok teorisyen bulunmaktadır. Ancak bu metin kapsamında bu farklı bakış açıları meselesini kısaca anlamaya çalışacağız.

Kelime anlamından başlarsak queer kelimesi; “nonoş”, “acayip”, “tuhaf” gibi anlamlar taşımaktadır. Teori, 1980’lerin sonu 1990’ların başında, heteronormativiteye[1] ve cinselliğin normatif kalıplarına yönelik bir karşı çıkış olarak şekillenmiştir. Özellikle üçüncü dalga feminizmin farklılıkları koruma vurgusundan ve Judith Butler’ın özcü feminizm eleştirisinden beslenmiştir. Kadınlık ya da erkekliğin “doğal” ve “ebedi” bir kategori olması fikrine karşı çıkmaktadır. Biyolojik cinsiyet-toplumsal cinsiyet ikiliğinin hakikatini sorgulamaktadır. Buna göre, biyolojik cinsiyet üzerine bindirilen bir toplumsal cinsiyet varlığının aksine; bedenleri ve cinsiyetleri üreten söylemler olduğunu savunmuştur. Yani biyolojik cinsiyeti var eden toplumsal cinsiyettir. Bu durumda toplumsal cinsiyet, tekrar edilen toplumsal cinsiyet performanslarının sonucu oluşmaktadır. “Queer teori tam olarak budur” gibi bir tanımlama yapılamamaktadır. Çünkü böyle bir tanım içinde yer almak Queer’in tanımlanmaya direnç gösteren bakış açısına oldukça terstir. Kulağa, alışık olduğumuz cümleler gibi gelmiyor değil mi? Aslında anlaşılmamak üzere ortaya çıkmış bir teori de değildir. Queer için sadece alıştığımızın dışında bir politika diyebiliriz. Queer tüm tanımlamaları kaldırıp yok sayan bir hoşgörü çeşidi de değildir. Kimliksizliği savunmasından çok, kimliklerin merkezsizliği üzerine vurgu yapmaktadır. Alternatif bir tanımlama da olsa, “tuhaf” ya da “anormal” demek bir normalleştirmeyi getirebilmektedir. Alternatif söylemde bu normalleştirme sürecine düşmemek için Queer Teori, birey üzerinden kavramları tartışmamakta ve bağlamın önemli olduğunu ileri sürmektedir. Temsiliyet bir durağanlık barındırır. Oysa Queer akışkan şekilde varlığını sürdürmektedir.

Queer Teori literatürünün sadece LGBTİ+ hareketi ve çalışmalarıyla ilişkilendirilmesi biraz yanıltıcı olabilmektedir. Cinsel düzene meydan okumak er ya da geç diğer kurumlarla çarpışmak demektir. Dolayısıyla cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ya da cinsellik politik olana dönüşmektedir. Queer bize tüm bu normatiflik içinde yapısökümcü bir politika yaratmaktadır. Queer’in tanıma dayalı çatışmaya indirgenemez olması ‘bir tanımı ne yaparsak karşılarız ya da ne yapmazsak karşılayamayız’ tartışmalarından çok, o tanıma sıkışıp sıkışılmayacağına kafa yormamızı sağlamaktadır. Son zamanlarda daha sık duyulan “ben Queer bireyim” cümlesi, Queer’in merkezi olmama düşüncesine ters düşmesi nedeniyle eleştirilse de bu cümle genelleştirme tavrına karşı saldırgan bir tepki olarak ele alınabilmektedir. Metnin başlığına geri dönersek, yapılan açıklamalara bakarak kesin bir şekilde “kavramsallaşmamanın” mümkünlüğünden bahsetmek yerine Queer’in alışılagelmiş düşünce sistemini sarsması ve düşünebileceğimiz birçok şeyi beraberinde getirip dönüştürücü bir alan açması üzerine yoğunlaşabiliriz.

Yararlanılan Kaynaklar

Halperin, D. (2003). The normalization of queer theory.  Journal of Homosexuality, 45, 339- 343.

Şah, U. (2016). Psı̇kolojı̇nı̇n çeşı̇tlı̇ alanlarında çalışan psı̇kologların cı̇nsı̇yete, toplumsal cı̇nsı̇yete ve queer kuramına ı̇lı̇şkı̇n söylemlerı̇ (Yayınlanmamış doktora tezi). İstanbul Üniversitesi, İstanbul.

Yardımcı, S. ve Güçlü, Ö. (Ed.). (2016). Queer tahayyül. İstanbul: Sel Yayıncılık.

[1] Heteronormativite: Heteroseksüelliğin toplumsal ve doğal norm olarak kabul edilmesi veya bu kabulü içeren kültürel yapı. (e.n.)

Share :
You may also like
Siyasal Katılım ve Oy Verme Davranışı: “Ben Bilmem, Beyim Bilir!”
Sayı 01
Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Bir Bakış
Sayı 01