Feminizmin Tarihsel Panoraması ve Feministlere İlişkin Yaygın Stereotipler

 

Nursel Avcı
Psikolog

 

Van’da çalışan bir avuç psikolog olarak naçizane çabalarımızı ve fikirlerimizi biraz daha somutlaştırmak adına bir dergi çıkarma kararı aldığımızda; o anki tatlı heyecandan, derginin ilk sayısında ne yazacağımı hiç düşünmeden bir yazı hazırlayabileceğimi söyleyiverdim. Belki de işlerin toparlanmasına daha çok var diyeydi. Dergi çıkarmaya karar verdikten sonra, bu derginin içeriğine ve kapsamına ilişkin konuları da bir bir konuştuk, tartıştık. Ardından önemli bir aşamaya daha gelmiştik. Dergimizin adı ne olacaktı? Neticede seçilecek isim bir yerde, derginin kimliği olacaktı. Tatlı çekişmeler sonunda dergimizin ismini Mor Psikoloji olarak belirledik. Ama bu türden bir isim seçmiş olmak acaba “şu feministler yine bir şeyler çıkarmış” algısını tekrardan oluşturur mu diye de bir hâyli kaygılanmıştık. Sahi neden bu kadar kaygılanmıştık ki? Feminizm kötü bir şey miydi gerçekten? Kötü değilse, neden bazı insanlarda öyle bir algı yaratıyordu? Bu sorular zihnimde dönüp dolaşırken ilk sayıda neyi yazacağıma karar vermiştim.

Yüzyılların mücadelesinin bir ürünü olan feminizmin kavramsal anlamını ve özellikle tarihsel sürecini birkaç sayfada anlatmanın imkânsız olduğunun farkındayım o yüzden önce size feminizme ilişkin panoramik bir görüntü sunmayı deneyeceğim. Daha sonra feminizme ilişkin yaygın bazı stereotipleri tartışmaya çalışacağım.

Feminizm, Latince’de kadın anlamına gelen femine sözcüğünden türetilmiş bir kavram olup insan hakları temelinde kadınlara haklarının verilmesi adına mücadele eden; ataerkil egemenliğe alternatif yaşam biçimleri arayan bir yaklaşımdır. Yani aslında feminizm, kadın- erkek eşitsizliğini ve kadının maruz kaldığı şiddeti ortadan kaldırmak; kamusal ve özel alanda eşitliği sağlamak için girişilen ortak çabanın adıdır. Feminizmin başlıca hedefleri iş bölümü, eğitim, istihdam, çocuk bakımı gibi alanlarda cinsiyet eşitliğini sağlamak; kadınların doğum kontrol ve kürtaj haklarını dilediği gibi kullanmasını desteklemek; şiddettin her türlüsünü önlenmek şeklinde sıralanabilir. Feminizm hareketi, 18. yüzyılda başlamış olup günümüzde de devam etmektedir. Mary Wollstonecraft’ın, 1792’de yayınlanan “A Vindication of the Rights of Women” (Kadın Haklarının Savunması) adlı eseriyle de akademik alana girmiştir. Bu yazıda, feminizmin 19. yüzyıldan bugüne gerçekleşen üç temel dalgası kısaca ele alınacaktır. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında hareketlilik gösteren birinci feminist dalga, söz konusu dönemin temel hakları olan eğitim, ekonomi ve siyasi alanda kadınların birey olarak erkeklerle aynı haklara sahip olma talebi üzerine gerçekleşmiştir. Bu talepler, kadınlara seçme hakkının verilmesini, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanmasını ve kadınların mülkiyet haklarının düzenlenmesini kapsamaktadır.

1960’larda Batıdaki gelişmelerden etkilenen ikinci feminist dalga; kadın-erkek eşitliğinin, yasalarda yer almasına karşın pratikte sağlanamaması ve kadın sorunlarının çözülememesinin farkındalığı üzerine gelişmiştir. Bu dalgada, daha çok aile içi toplumsal rollerin devam ettiği ve ataerkil aile yapısının cinsiyetçi sömürüye yol açtığı konuları üzerine durulmuştur. İkinci dalganın talebi, kadın bedenin erkek denetiminden çıkması ve kadının kendi bedeni üzerinde söz sahibi olması olmuştur. Bu doğrultuda feminist hareket, cinselliğin üreme aracı olarak görülmesini engellemek, doğum kontrol ve kürtaj hakkının yasallaşmasını sağlamak için çabalamıştır. Bu dönemin değinilmesi gereken temel bakış açısı, feminizmin herhangi bir ayrım gözetmeksizin tüm kadınlar için olduğu düşüncesinin hâkim olmasıydı. Yani ikinci dalgada farklı ideolojilere, sınıflara, ırklara ve görüşlere sahip olan kadınların, aynı ötekileştirmeye maruz kalmasının meşrulaştırılmaması savunulmuştur. Tek ortak kimliğin, kadın olmak çatısı altında toplanan sayısız farklı özelliklere sahip bireye hitap etmesi, feminizmde çeşitliliğe ve daha yüksek düzeyde bir farkındalığın oluşmasına vesile olmuştur.

Temel dalgalardan sonuncusu olan üçüncü feminist dalga ise, 1990’larda tek tip kadınlık algısına karşı çıkarak kadının evrensel düzlemde bireysel olarak algılanması gerektiğini savunmuştur. Daha çok kadına yönelik şiddeti ve kadının güçlenmesini merkeze alan üçüncü dalga ayrıca toplumsal cinsiyet, ırk, milliyetçilik, sınıf, savaş, ekonomi gibi konuları da feminist bakış açısıyla akademik olarak ele almaya çalışmıştır. Üçüncü feminist dalga, mutlak eşitliği savunan diğer iki dalganın aksine farklılıklara önem vermiş; var olan farklılıkların, değişim ve dönüşümü sağlayacağını savunmuştur. Liberal Feminizm, Marksist Feminizm, Radikal Feminizm, Post-Yapısalcı Feminizm gibi birçok temsili olan bu akım, sadece mutlak bir bakış açısıyla yetinmemiş ve farklı akımlarla harmanlanmıştır. Bu temsillerin her biri, başka bir yazının konusu olacak denli kapsamlı ve değerlidir. Özetle feminizm, kadın  haklarını geçmişten günümüze geliştirmek için çabalayan ve bu konularda ciddi kazanımlar sağlayan bir akımdır diyerek bu bahsi şimdilik kapatalım.

Feminizmin tarihsel seyrine ilişkin panoromik bir görüntü sunduktan sonra, şimdi feministlere ilişkin yaygın stereotiplere değinelim.

“Feministler kadın üstünlüğünü savunur.”

Sanırım feministlerin mevzu bahis olduğu ortamlarda, genellikle erkekler tarafından söylenen ilk stereotip budur. Tarihin büyük kısmında üstünlüğü ellerinde tutan erkekler için bu durum korkunç bir şey! Kim olsa korkar. Zaten tüm savaşlar, ölümler bir üstünlük mücadelesi uğruna değil mi? Peki, sizin için kaybetmesi bu kadar korkunç olan bir şeyden, yıllardır başkalarını mahrum bırakma hakkını kendinizde bulma nedeniniz nedir? Sizi ayrıcalıklı tutan ne gibi özellikleriniz var? Ama korkmayın, bu sadece sizin kendi kuruntunuz. Feministler kadın üstünlüğünü savunmuyor. Sadece tüm cinslerin, farklılıklara rağmen aynı haklara sahip olması gerektiğini savunuyor. E tabi bu da sizin açık arayla konumlandığınız yer ile kadınların konumlandığı yer arasındaki mesafeyi azaltacaktır. Bunu da kadınlara hak görün artık.

“Feministler erkek düşmanıdır.”

Bu da klasiklerden bir diğeri. Bu kadar ayrıcalıklı konumdayken mağduru oynamak mı? Lütfen yapmayalım beyler. Her gün sokakta, evde, iş yerinde ve daha birçok yerde kadınlar erkekler tarafından tacize, tecavüze uğrarken veya öldürülürken nasıl oluyor da düşmanca davranan kadınlar oluyor? Manipülasyonun bu kadarına da pes! Feministlerin kişisel olarak erkeklerle hiçbir dertleri yoktur. Onların derdi eril zihniyetledir. Ayrıca feministler, verdikleri hak mücadelesini hiçbir zaman savaşa dönüştürmemişlerdir. İnsanlar düşman belledikleri ile savaşırlar. Hepimiz savaşların özünü az çok biliriz. Bir de bu açıdan baktığımızda, dönüp yeniden düşünelim. Bir düşmanlık var mı? Varsa bu kimin kime düşmanlığıdır?

“Feministler, dişiliğini yitirmiş ve erkekleşmiş kadınlardır.”

Erkekleşmiş kadın. Erkekleşmiş demek, kemikleşmiş gibi bir şey mi! Yani böyle düşünenlerin kurduğu o mantıksız önerme açısından düşünürsek; bir kadın dişiliğini yitirmiş, yetmemiş bir de üstüne erkekleşmiş. Bu kadın artık kadın hakları için neden mücadele etsin ki? Gitsin erkek hakları için mücadele etsin. Sonuçta ‘erkekleşmiş’. Aslında tüm mesele bence, erkeklerin sadece kendilerine atfettikleri bazı özelliklerini kadınlarda görmeye alışık olmamasından kaynaklanıyor. Bu düşünce; gücün, özgürlüğün, aklın ve bağımsızlığın kadına erkekler tarafından yakıştırılmamasından ileri geliyor. Bence kadınlarda gayet güzel duruyor, yakıştırıyorum yani ben. Bu arada size kötü bir haberim var. Feministlerin dişiliklerini yitirdikleri ya da erkekleştikleri yok. Kendileri karar verdiklerinde ne feministler doğuracaklarını tahmin bile edemezsiniz. Doğuruyorlar da! Burada şunu da atlamamak gerekir: Ya feminist erkekler? Onlar da kadınlaşmış erkekler mi oluyor o zaman? Aslında buradaki temel problemlerden biri, ideolojik bir kavramı biyolojik bir özellikle sınırlandırma çabasında yatıyor. Bu durum ayrıca eril zihniyetin temel insan haklarının sadece erkeklere bahşedilmiş bir lütuf olarak görmesinden kaynaklanıyor olabilir.

“Koca bulamayan ya da çirkin olan kadınlar feminist olur.”

Bu nasıl bir özgüven ve cüretkârlıktır! Yüzyıllarca dünya nüfusunun yaklaşık yarısı olan bir grubun hak arayışı için devam eden bir ideolojiyi, koca bulamamaya bağlamak. Sanırım, hakimiyetin vermiş olduğu bir bilinçsizlik hâli bu. Takdir edersiniz ki uzun süreli iktidarda olma hâli, zamanla mantık yetisini olumsuz yönde etkiliyor İşin çirkinlik kısmına gelince, bu stereotipi çürütmek için feminist olup aynı zamanda dünya çapınca güzelliğiyle konuşulan kadınların isimlerini sıralamak mı? Bu büyük bir gaf olur. Çünkü feminist mücadelenin temel amaçlarından biri de kadın bedeni üzerindeki tahakkümün ve fiziksel görümünün farklı yollarla sömürüsünü yok etmektir.

“Feministler, öfkeli ve saldırgan kadınlardır.”

Sanırım, iktidar sahipleri hakimiyetlerini kabul etmeyenlere karşı ilk olarak bu stereotipten yüklenmeye çalışıyorlar. Hâkim olanın bu iktidara sahip olmasının biricik nedeni kendisinin doğru olmasıdır. Hatta biraz daha ileri gidersek hâkim olan hakikatin ta kendisidir. Dolayısıyla buna karşı çıkan herkes ve her şey yanlıştır. Erkek egemenliğine karşı olan kadınların, saldırgan olarak tanımlanmasının da iki nedeni vardır: İlki, feminist düşünceye sahip olmayan kadının itaatine alışan erkeğin muhalif bir reaksiyonla karşılaşınca, bu durumu saldırganlık olarak yorumlamasıdır. İkincisi ise feminist duygulara sahip bir kadının, olan biten karşısında gerçekten öfkelenmesidir. Öfke duygusu insanların kendilerini  tehdit altında hissettiklerinde, haksızlığa uğradıklarını ya da anlaşılmadıklarını düşündüklerinde geliştirdikleri gayet sağlıklı bir duygudur. Feministlerin öfkesi ise ellerinden haklarının alınmasına ve maruz kaldıkları eril tahakküme karşıdır. Öfkelerini doğal bir tepki olarak kabul etmek yerine feministleri saldırganlıkla suçlamak, bir yansıtma savunma mekanizması olarak tanımlanabilir ancak.

Feminist olduğunu iddia eden erkeğin tek derdi kadınları tavlamaktır.”

Feminizm, dışarı çıkarken dikkat çekmek için giyilen marka bir elbise değildir. Feminizm bir yaşam biçimidir; kişinin söyleminden günlük pratiklerine kadar tüm hayatına siner. Diyelim ki feminizmi kendi çıkarları için kullanma gafletine düşenler erkekler var. Peki, kendisine sunulan haklarla yetinmeyip daha fazlası için mücadele edecek güce ve bilince sahip bir kadının, bu beyhude amacı fark etmemesi ne kadar mümkün? Feminizmi sahiden anladığımızda, aslında hümanizmle ne kadar ortak noktasının olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Dolayısıyla hümanist olduğunu iddia eden her erkek, aynı zamanda bir feministtir de. Ve sanırım bu erkekler, feminizmi bir kadınla birlikte olmak için kullanmazlar.

“Feministler, marjinal bir grup kadındır.”

İktidarı zorla kendi elinde tutanlar gibi hâkim olan eril zihniyet de muhalefet olarak gördüğü tüm kadın gruplarını marjinal olarak etiketlemektedir. Hâlbuki bir feminist yeri geldiğinde sokaklarda haklı taleplerini haykırandır, yeri geldiğinde iş yerinde kendi fikrinin dikkate alınmasını isteyendir. Masayı hazırlarken kızıyla birlikte oğlunun da yardım etmesini normal görendir. Kendi emeğinin ve gücün farkında ise Karadeniz’de fındık tarlasındaki, Ege’de üzüm bağındaki, Doğu Anadolu’da dere kenarındaki, İstanbul’da tekstil fabrikasındaki her kadın; az çok feminist düşünceyi barındırır içinde…

Özetle, kendi temel haklarının yoksunluğunun farkına varan ve bu dezavantajlı durumların değişmesi için kendinde mücadele etme cesaretini bulan feminist insanlara dair yukarıdaki yaygın stereotipler, ciddi anlamda haksızlıktır. Satır aralarında ifade edildiğinde o kadar da tehlikeli görünmeyen bu yanlış algılar, tarih boyunca birçok insanın özgürlüğüne ve canına mal olmuştur. Bu duruma verilebilecek en üzücü örneklerden biri, yüzyıllar önce benzer algıların yayılması sonucunda ‘cadı avı’ adı altında pek çok kadının katledilmesidir. Feministlere ilişkin bilgi eksikliği, egemen gücün iktidarını kaybetme korkusu ve kendi avantajlı konumunu koruma isteği gibi nedenlerle feministliğin bir küfür niteliğinde kullanılması kabul edilir bir şey değildir, kabul edilmemelidir de. Her gün pek çok kadın şiddete, sömürüye, baskıya maruz bırakılırken bu işleyişin böyle gitmemesi için mücadele eden insanları çeşitli şekillerde küçük görerek bu sorunların çözümüne katkı sağlayamazsınız.

Share :
You may also like
Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Üretiminde Ailenin Etkisi
Sayı 01
Prof. Dr. Ayşen Ufuk Sezgin ile Toplumsal Cinsiyet Üzerine
Sayı 01