Büyükanne

Öykü/Analiz

 

Gülbahar Arıcı
Psikolog

 

Her zamanki yatağında oturmuş dışarıyı seyrederken bu yıl geçmekte olan kışın diğerlerine hiç benzemediğini fark eden büyükanne, sessizce geçmişine dalmaya başladı. En çok yaptığı şeydi bu. Yıllardır yalnızca çok özel olaylarda odasından çıkarılan, fenalaştığında hastaneye götürülen büyükannenin tüm hayatı bu küçücük odada geçti neredeyse. Yirmi yıldır, dile kolay yirmi yıl, yatağa mahkûm büyükannenin gençliğinde yaşadığı her anısı taptaze zihninde. Nasıl taze kalmasın ki? Geçmişi, daha sapasağlam ayakları üzerindeyken olan geçmişi, televizyon düğmesine bastığı gibi açılan tek kanalın tek dizisi onun için, tekrar tekrar baştan izlediği. Her sahnesi ezberinde olmasına rağmen yine de yalnız kaldığı zaman, küçücük odasının penceresinden dışarıya dalmaktan, filmi başa sarmaktan kendisini alamıyordu. Şu an torunları olan en büyük oğlunun, her zaman onun eli ayağı olduğu günler ve hiçbir zaman sözünden çıkmayan, annesine sonsuz sadık olan oğluyla diyaloğu dün gibi taptaze zihninde. Sanki o ana dönmüşçesine onunla yeniden konuşur, onun yerine cevap verir ve oğlunun onu güldürdüğü anları bir kere daha yaşatır kendisine.

Sonra filmin başka sahnesine geçer büyükanne. Bu kez hâlihazırda torunları olan  en küçük kızını evlendirdiği zamana döner. Hâlâ derin bir vicdan azabı yaşar o günler için, henüz ergenliğine bile girmemiş küçük kızını nişanlandığı için kendisini hiç affetmedi; ama şunu da biliyordu ki istese bile engel olmaya gücü yetmeyecekti, kadının sesinin ayıp olduğu bir yerde yaşıyordu büyükanne, “kızımı veremem” diyemezdi ki. Ama hiçbir gerçek onun derinden yaşadığı vicdan azabını azaltamazdı. Dün gibi hatırlıyor büyükanne, kızını verdiği aile gittikten hemen sonra küçük kız, dışardan kurt gibi acıkmış bir şekilde tencereye saldırmış. Kendisinin başka birine verildiğinden haberi bile olmamıştı. Kendisi için gelen misafirlerden geriye kalan boş makarna tenceresinin kapağını kaldırdığı gibi çığlığı basmış, ağlaya ağlaya yerde tepinmişti. O ağlayış anı, büyükannenin zihninde adeta donup kalmıştı. Hâlâ gözünü kapatıp uzaklara daldığında makarna için ağlayan ve olup bitenden bihaber küçük kızının feryadı canlanır zihninde.

Çocuk gelin verildiğinden habersiz olmakla kalmaz, evleneceği kişiyi nişanlılık evresinde de hiç görmez, ta ki düğün gününe kadar. Anne ve babasının elini öptükten sonra yeni evine götürülür telli duvaklı şekilde. Düğün yeri mahşer yeri gibi kalabalık, gelin eşinin kim olacağını dahi bilmiyor. Sahi eş demek, ne demek ki? Vakit geçer akşam olur, odasında kayınvalidesinin bitmeyen nasihatlerini dinlerken damadın kim olduğunu hâlâ bilmez, soramaz da! Kaynanası söyleyeceklerini bitirerek gelini tek başına bırakır. O an, o kısacık an gelinin hissettiklerini kim tarif edebilir? Son aşamada Allah rızası alınmış, imam nikahı kıyılmış hayırlı bir iştir olan biten. Fakat niçin tuhaf hissediyordu gelin? Hiçbir şey zoraki değil, ırza geçme durumu yok; ama neden kapı açıldığında içinden bir şeyler kopup gideceğine dair bir his sarıp sarmalamıştı gelini? Kapı sonsuza kadar kapalı kalsa, hiç açılmasa diye geçiremiyordu bile içinden, buna hakkı yoktur diye düşündüğü ve en çok da böyle olması gerektiğine inandığı için belki. Ama peki ne yapmalıydı? Vakit de geçiyordu bunları düşünürken, en sonunda durdurmak istediğine karar verdi zamanı. Tüm zamanı durdurup sadece düşünmek istiyordu ya da belki de büyümek için istiyordu bunu. Zihni bulanıktı, hislerini tanımlayacak ne vakti ne de mecali vardı. Ama emin olduğu bir şey vardı; çok korkuyordu, çok fazla hem de. Vakit geçiyor, kalp atışları hızlanıyordu. Bir süre sonra hiçbir şey düşünememeye başladı; zihnini toparlayamıyor, korkmuyor, kendi varlığını idrak edemiyordu. Görünmez bir kalkan etrafını sarmış, tüm duyu organlarını bloke etmiş gibiydi. Yerçekimine meydan okuyan küçük bedeninin ne kadar hafif oluğunu hissetti, vakuma dönüşmüş küçük odasında. Zihni bu defa onu bebekliğine, anne kucağında güvenle uykuya daldığı ana götürmüştü, artık hiçbir şey zarar veremeyecekti ona. Boşluğun içinden yavaşça gıcırdayan bir ses gelmiş ve kapı açılmıştı. Kalkan yok olmuş, bebek güvenli uykusundan uyanmış ve yerçekimi hakimiyetini sürmeye tekrardan geri başlamıştı. Odaya açılan bir kapı, gelin ve damat…

Çocuklarının arasında hâlâ şaka konusudur bu, kapıdan giren kişinin başkası değil de  babalarının olması: “Anne ya, sen şanslı bir kadınsın ki kapıdan babam gibi biri girmiş”.  Gerçekten de iyi bir adam girmiş kapıdan içeri, ama işte, konu her açıldığında uzaklara dalmaktan kendini alamıyor o zamanın gelini, şimdinin yedi çocuk annesi ve de iki torun sahibi “büyükannesi”.

Hikâyemiz geçmişi ile yüzleşen bir büyükanne ile başlar, geçmişin kahramanı (çocuk gelin) başka bir büyükanne ile sonlanır. Gelin hep beraber toplumsal cinsiyet meselesini bu hikâyeden ilhamla aralayalım.

En bariz tanımıyla nedir toplumsal cinsiyet? Bu kavram sosyal bir varlık olan insanın zaman içinde doğal koşulları kendi lehine, bence aleyhine, çevirdiğini göstermekte. Uzun yıllardan bu yana kadının toplum içinde süregelen konumunu, durumunu, algılanışını ve onlara biçilen rolleri açıklamak için kullandığımız bir kavram toplumsal cinsiyet. Toplum, kadını nasıl algılamakta, kadına hangi görev ve sorumlulukları yüklemekte ve ondan neler beklemekte? Erkekle biyolojik olarak farklılıklarımız var elbette; ama bu farklılıklar, birinin diğerinden daha  üstün olduğu varsayımını doğurmuyor. Ne yazık ki bu yanlış anlayış, kadının cinsel kimliğine atıfta bulunmaya ve çok çeşitli ayrımcılıklara yol açmaktadır. Kadın; “toplumun namusu”, “erkeğinin kadını”, “çocuklarının annesi”, “evin hanımı”, “kocaya verilen gelin”, “kadının makbulü” diye başlayan ve ardı arkası kesilmeyen kalıplara sokuluyor. Sizin de fark ettiğiniz gibi nerdeyse her bir kalıpta “pasif bırakılma” hâli hâkim kadının üstünde. Ben bir kadın olarak yalnızca ben olamaz mıyım? Birey olarak ben, isteklerimle, özgür irademle, başardıklarımla, var ettiklerimle… Çok fazla şey değil, yalnızca bir erkeğin sahip olduğu haklar kadar bir talepten bahsediyorum. Ama bunun aksine, bu kadar beklentiyi kim ve neden bekliyor peki biz kadınlardan? Toplum. Nasıl bir şey ki bu toplum, yalnızca erkeklerden mi oluşuyor? Hâlbuki erkekler kadar kadınlardan da oluşuyor; hatta sayısal olarak daha çok kadınlardan… Ama vakti zamanında erkeğin baskısı altında kalmış kadınların, öğrenilmiş çaresizlikleri ile var olan durumu içselleştirip bu dezavantajlı konumu doğru kabul ettikleri anlayışlardan bahsediyoruz. Mağdur eden yüzlerce büyükanneler ve yine mağdur olan yüzlerce büyükanneler… Güzel olan haber şu ki, başka ülkelerde toplumsal cinsiyet rolleriyle ortaya çıkan ayrımcılığın silikleştiği hatta izlerinin dahi kalmadığını görmek. Başka kültürlerde var olan bu farkındalık toplumumuz için umut beslememize vesile oluyor. Dünyanın başka bir yerinde mümkünse eğer kadın erkek eşitliği; bir gün burada, benim ülkemde de mümkün olacağına inandırıyor. Bu eşitliği mucize beklercesine beklemiyorum elbette. Bunun için okumanın, insanı  özgürleştirdiği inancı yeterli diye düşünüyorum.

Share :
You may also like
Cinsiyetçi Birini Ayırt Edebilir Misiniz?
Sayı 01
Kadınlar İçin Daha Güvenli Bir Hayat Dilimizden Başlar
Sayı 01